Sol yanım acıyor
Bu hafta siyasetten uzak, politikayı sevmeyen hatta Çağlayan Parkı’nın adının değiştirilmesine bile karşı yazı yazmayacağım.
   30 Mart 2008, Pazar 14:11 Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Baharın gelmiş, aşk oklarının her tarafta geziyor olması bu fikrimi değiştirmeyecek. Bu hafta hayatın bir başka yüzünü anlatacağım sizlere; "ölümü"... Her ölüm erkendir ve her gidiş farklı acılar yaratır, her acının hazin bir ayrılık hikayesi vardır. Her hikayede farklı kahramanlar rol oynar ama bu farklı kahramanların ortak tek özelliği vardır; yaşadıkları acı ve kayıp. Ben çok merak etmişimdir her zaman annesi babası yaşarken onları yaşlı bakım evlerine veren insanları... Oysa ben anneannemi çok özlüyorum. Keşke eskisi gibi yine bizde kalsa diyorum ama her istediğimde aklıma geliyor gidişi, içim sızlıyor.
Bayrama çok var daha... Hani saçma bir adet vardır ya; küsler bayramda barışır diye eğer küsseniz hala çok geç olmadan gidin bence. Eğer uğramamışsanız hala bilin ki bir gözü kapıda sizi bekliyor olacaklardır.
Gidin çok geç olmadan ve sarılın sıkı sıkı yılların yorgunluğunu yılların bırakmış olduğu izleri paylaşın bir dokunuşla…

Bir yaz sabahıydı
Hatırlıyorum.
Önce derin bir çığlık koptu içerden
Sonra
Annemin gitme sesi geldi.
Bir yaz  sabahıydı
Günlerden Cuma
Senin günündü Cumartesi
Sabah kahvaltıda çayı yudumlarken
Gözlerinde dinlenirdik.
Bir yaz sabahıydı
Hatırlıyorum
Derin bir çığlık gibiydi gidişin
Hani söz vermiştin...

Keyifli bir Pazar dileğiyle…

Baykuş ötüşü ve kedi çığlığı

Onu ilk gördüğümde, minicik sarı bir yumaktı.Ve çamaşır asarken, sanki onun kirlilerini yıkayıp da asıyormuşum gibi sevinçle, ayaklarımın arasında zıplayıp dururdu. Bu yüzden kaç kez düşme tehlikesi geçirdim. Sabotajı öyle sevimliydi ki ona kızmak şöyle dursun düşürülmem halinde ancak kendime gülebilirdim.
Yüzü açık, masum ve bir o kadar da sevimliydi. Vücudunun derisi yer yer benekliydi. En önemlisi kuyruğu uzunca ve kalın tüylerle donatılmıştı. Yürüken küçük dağları onun yarattığını sanmaz adeta bilirdiniz. Açıktan açığa bunu bildiren bir endamla geçip giderdi gideceği yere…
Zamanla mutfak kapısının yan çıkışına yağmur ve soğuğun etkilemeyeceği bir köşeye koyduğum minik bir karton kutunun içinde kalmaya alıştı. Yemeklerini de cam kültablası içine koymaya başladık. Birkaç kez eve girme teşebbüsünde bulunduysa da reisimizin sert muhalefetiyle, yavrucak geri püskürtüldü.
Kendimizin olan apartman dairemizi satarak, Leo adında kediciğimizle kayınvalidemin evine bir yıllığına konuşlandık. Tam bir hayvansever olan kayınvaledem
"Leocuğu getirmezseniz siz de gelmeyin" diye ültimatomu baştan koymuştu.
"Eh körün istediği bir gözdü. Allah verdi bize iki göz hem de söz." deyip Leo'yu arabanın arkasına attığımız gibi ailece soluğu Ortaköy'deki yeni mekanımızda aldık.
Ev, dostlara şenlikti. Kayınbabamın sürüsüne bereket her renk ve cinsiyette kedisi vardı. Leo onlarla uyum sağlamakta gecikmedi. Onun gelişinden pek hoşlanmayan Othello zaman zaman hır çıkarsa da Leo hepsinden baskın çıktı. Bizimkisi utanmasa dağdan gelen olarak bağdakileri kovacak! Özel mamalarla, et ve tavuk çeşitleriyle beslenmekten kısa sürede bir Garfield yarattık. (Yalnızca kendi tabağındakileri yemekle yetinmiyor, diğer kedilerin de hakkına tecavüz ediyor.) Miskin miskin uyuyor gönlünün kestiğince can emniyeti olmayan Ortaköy sokaklarında turlu-yordu. Yemek saatini kaçırdığı her saniye, hepimiz endişeye kapılırdık. Ne olmuş olabilirdi de yemek vaktine yetişememişti.
Eh her gece de hovardalık olamayacağına göre bu ne hikmetti? 
Bir gün bu gecikmelerden birisi daha gerçekleşmişti. Leo geldiğinde keyifsizdi. Ne yiyor ne de içiyordu. Arabanın bagajına koydukları gibi onu veterinere götürdük. Veteriner ona bir enjeksiyon yapıp rahatsızlığını gidermişti. Hayvancağız korkusundan mı nedir bagaja işemişti. Bu kez keskin kedi idrarı kokusundan arabaya binmez olduk. Ne ettiysek o iç karartıcı koku burnumuzun direğini sızlatmaya devam edip durdu. Parfümler para etmedi.
Sonunda Ortaköy'den kendi evimize taşınma vakti geldiğinde Leo'ya da yol göründü. Kızım tarafından özel maması, plastik tabakları ve kaşığı bile alındı. Barbekünün altındaki özel kapalı bölümde, her türlü yan olumsuzluklardan korunmasını planlıyorduk. Leo'yu araba bagajına atıp getirmek br türlü mümkün olmadı. O Garfield kadar tombişleşmiş sevimli kedi kızımın kollarından can havliyle bir vaşak hızıyla süzülüp kaçtı. Kızım bir sonraki yakalama teşebbüsünde başarısız oldu. Aldığımız habere göre Leo, tam üç gündür eve uğramamış. Geçen akşam kapımızın önünde acı acı bir baykuş öttü! Batıl inançlarımız olmasa bile, iliğimize kadar ürperdik! Akşam aldığımız kötü haberle derinden sarsıldık. Leo yaralanmış! Acilen onu görmeye gitmeliymişiz. Kızımla babası gittiler. Meğer ortadan kaybolduğıu üç gün içinde Leo'nun vücudundaki enfeksiyon yayılmış. Götürdükleri her iki veteriner de yapacak pek birşeyin kalmadığını, bünyesi oldukça zayıf düşen kediciğin, operasyonu kaldıramayabileceğini söylemişler. Daha fazla acı çekmesin diye Leo'yu uyutup bir karton kutuya koymuşlar.
O gece kızım çok ağladı. Boynuma sarılıp sarılıp ağlaması insanın sevdiği bir canlıyı yitirmesi karşısındaki çocuksu yenilgisiydi. Bana en çok dokunan da, "Bir daha asla bir hayvanı Leo gibi sevmeyeceğim!" demesi oldu. İlk hayat dersini vermenin tam zamanı idi. İnsan kaybedeceğini göze almadan canlıları sevmekten vazgeçerse, korkağın teki olur. Yaşamın da bir tadı tuzu olmaz.
Kızım; sık sık cennete gidip gitmediğini soru-yor. Kimbilir Leo'cuk, tanrının cennetindeki yerini çoktan almıştır. Leo'nun cennete gidip gitmemesinden çok ona çarpan ve vicdanı rahat yaşantısına devam eden; kadın, erkek veya eşcinsel caninin (Bir kediye çarpıp ölümüne neden olanı yedi yıl lanet tutarmış…) hangi cehennemde kavrulacağını merak edi-yorum doğrusu.
Ve kızımın dünyaya gelmesinde emeği geçen Trafik Kazalarını Önleme Derneği Başkanı, sevgili doktorumuz Mehmet Zeki Avcı'ya sesleniyoruz: İnsan-hayvan demeden, yollar daha ne kadar mezbahaya dönecek?
Leo, seni hiç unutmayacağız. Cep telefonlarımıza kayıtlı birbirinden ilginç pozlarının bir seçkisi albüm veya oda posteri olarak yerini alacak ve kızımın her daim pembe düşlerini süsleyecek.
Gülsade Soykök

 Merhaba anne

Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Annelerde babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder" demişti de
Onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen,
Sağ elimde sarımsak, sol elimde soğan dedirte dedirte
Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde
Şuram acıyor işte şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum
Şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de her gün acıyor anne her gün.
Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Ben de ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi.
Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
Bugün ben de saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam "Ben bilmem ki kızım" dedi.
Bari okula sen götür, dedim.
"Kızım, iş" dedi.
Ben de bana ne dedim, ağladım.
"Kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha bir de sol yanım yine çok acıdı anne.
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep "annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uff babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor.
İzin verme anne ne olur toprağına el sürdürme.
Eve gidince aklıma geliyor bir de bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama bana ne kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi, nasıl anlatacağım anne.
Senin adın geçince sol yanım acıyor anne.
Hiçbir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne. 
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim,
Anne çook...
(Bedirhan Gökçe'nin şiir albümünden)

İmkansız

Kaybettim seni sensizliğin karanlığında
Reva mıydı bu ayrılık bana
Ağlamak duyduğum her şarkıda
Kendimi yitirdim anne bıraktığım acılarda
Ama unutmak imkansız yaşadıkça
Ne seni ne de yokluğunu buralarda
Hangi kötü talih girdi aramıza?
Hangi sır aldı seni çekip elimden
Habersiz çaldılar çocuk kalbimden
Büyümek hasreti dindirmez bilirsin sen
Dayanılsaydı dayanırdım ben
Önemsiz olsaydın sızlamazdı yüreğim derinden
Sevgilim değilsin ki annemsin
Üzeni unutup başkasını sevsem
Şimdi beni değil yüreğimi görsen
Açtığın yaraları bilseydin
Utanırdın nefret ederdin kendinden
Yaşıyorum ama sanma güçlüyüm ben
Koca kadın oldum ağlıyorum hala gizliden
Belki de en zordur yokluğunu kabullenmek
İmkansız acını içimden silmek

Rumuz: Deniz

   305 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder
Diğer Şiir haberleri
İstanbul Girne kapısı…
Vakit geldi. Gitmek gerek artık
AKP susturulursa
67 yıldır Kıbrıs Türk toplumunun sesi olmaya devam ediyoruz
Ve Kadın
Takke