|
Yıl bin dokuz yüz yetmiş dört... Şimdi ise, iki bin sekiz... Aradan tam otuz dört yıl geçmiş... Tam tamına otuz dört yıl. Kimler gelmiş, kimler geçmiş... Yetmiş dörtte doğan bile otuz dördü bulmuş. Yani, anlayacağınız Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Otuz Beş Yaş" şiirine benzer bir durum söz konusu... Yalnızlık... Pişmanlık... Ve ölüm kokmakta memleketimin her yanında... Yalnızlık; umutsuzluğu ve karamsarlığı... Pişmanlık; güvenilen sözlerin ve değerlerin yitik gitmesini... Ölüm de; hemen hemen her gün trafikten pisi pisine ölenleri, iki kuruş için memleketinden çalışmak adına gelip de sömürülenleri, memleketine kimlikle girmek zorunda kalanları, toplumu zehirleyen 'beyaz'ların her geçen arttığını, barış diye diye savaş çığırtkanlığının yapıldığını ve benzerlerini çağrıştırmakta bana... "İnsan, yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir" der Goethe. Konfüçyus ise, "Küçük avantajların peşinden koşarken, büyük başarılardan olabilirsiniz." der. Geldiğimiz noktada Goethe'nin dediği dünyadan gibi kopuk siyasetimizin süreklendiği rota bizi bataklığa sürüklemişe benziyor. Zira, küçük çıkarlar peşinde koşanların doğruları, yolu çıkmaz sokağa çkarttmış gibi görünmekte... Bu sebeple pratikle; Tanıdık yüzlerin yerini, günübirlik yüzler... Güven ve huzurun yerini, korku ve karamsarlık... Kontrolün yerini, kontrolsüzlük... Ahlakın yerini, modernleşme... Dürüstlüğün yerini de politika almış, götürmüş... Otuz dört yılın sonunda geldiğimiz noktada, örneğin meclis içerinde tartışma ve dinleme kültürünün yerini almış bir kavga kültürü... Kendi kendi tüketmek safhasına geçmiş, gelmiş bir toplum... Özünü yitirmekte olan bir yapı... Basına yansıyan insan kaçakçılığından tutun da sahte çeklere varan çeşitliliğiyle ilklerle tanışan bir toplum... İşte geleceğe bırakağımız "örneklik"... Saygılarımla...
|