|
Hani çocukken "mahsusçuktan" veya "çullisine" oynadığımız oyunlar vardı ya, işte KKTC’yi idare edenler sanki bizleri idare ederken, hatta revan olduğumuz yolda bize öncülük ederken, aynı oyunu sergiliyorlar. Bizleri "mahsusçuktan" idare ediyorlar. Cemaat mıyız, toplum muyuz yoksa halk mıyız belirsiz olan bizler ise Ağustos sıcağında çobanını kaybetmiş davar sürüsünü çağrıştırırcasına birbi-rimize sokulmuş, teslimiyetçi, güdecek birilerini bekliyoruz . Şimdi de, haberle hacı olunurmuşçasına "selamlamayla" politika yapmaya, kendimizi kanıtlamaya çalışıyoruz. Varsayalımki günü, saati geldiğinde Kosova da bize bir selam gönderse ne getirir, ne götürür. Yeterki su arkın içine girsin! Günü saati gelsin, işareti vermesi gerekenler, o işareti veriversin. Kim hatırlar Kosova’ya "nanikle karışık selam" çekişimizi. Kosova’nın kendisi bile hatırlamaz gelen buyruk karşısında. "Ya taksim, ya ölüm"le dillenen teslimiyetçi, mukaddesatçı politikalar, yıllarca kendilerini "aslan" sananların pamuk pençesinde bir hoş oldu. Adeta "nonoş" oldu! Mahsusçuktan atılan adımlar, "güya" yapılanlar, sağ gösterip, sol vurmalar, sanki uykudan yeni kalkmışçasına dış politikalarımızda farklı uygulamalar geldi geldi günümüzde moda oldu. Bunu anlatmak hele anlamak istemeyenlerin gözüne sokmak o kadar zor ki! Hani "barut icat oldu mertlik bozuldu" derler ya, işte böyle birşey! Bir düşünün, dün bağımsızlığını ilan eden Kosova sonuca nasıl ulaştı? Bağımsızlığa destek veren büyük güçlerden bu onay nasıl çıktı? Kosova işin ta başından beri uyusal ve de uyumlu çocukları oynadı. Bir anlamda desteğe alınmış yetim çocuk konumunda algılandı. Bizim yıllarca uyguladığımız gibi "efeler diyarı. heyy" diye nara atmadı. Varsayalım ki şimdi kalkıp Kosova’ya selamın ötesinde alışılagelmiş bir "yess be annem" çektik. Bu onay kendi kendimizin tatmini ötesinde ne verecek? Halbuki bu sıcak karşılama Güney Kıbrıs başta olmak üzere karşımızdaki iyi niyet sahibi olmayanlara büyük kozlar verecek. "İşte görünüz bunlar barış niyetinde değiller, gerçek niyetleri bağımsızlık" dedirtecek. Hani zamanlar ötesinde, kalabalık bir mekanda adamın biri yerde bir yüzlük görür, tam yüzüğe uzanacakken rahip kıyafetli biri yüzlüğün üzerine basar, göz göze gelirler. Rahip sevecen bir gülümsemeyle başparmağını işaret parmağına sürüyerek "yarısı" gibi bir işaret yapar. Rahip eğilir parayı alır cebine sokar. Kalabalığın dağılmasının ardından adam rahi-bin yanına koşar, paranın ayrısını almak telaşındadır. Rahip diklenir, "ne parası, ne yarısı" der. Adam öfkelenir "sen bana yerdeki paranın yarısı senin işareti yapmadın mı?" der. Rahip sevecen bir yüzle "yahu o kadar insanın içinde sana orta parmağımı gösteremezdim ya" der. İşte bizim mahsusçuktan yaptığımız politikalar da tıpkı buna benzer.
|