|
Önce refikim Mehmet Moreket'e başsağlığı dilerim. Hiçbir laf ölenlerin arkasından yaşanan üzüntülerin tesellisi olamaz, biliyoruz, buna karşılık Allah sabırlık versin diyo-ruz. "Ya bizim ev yansaydı?" Oysa Şinasi Başaran'ın evi yanıp kül oluverdi. Faciayı düşündüğümüzde ve sadece çalışma odamın elli yıllık enten püften de olsa bana göre "değerleri" büyük türlü kitaplarımla notlarım, dosyalarda kalakalmış belgelerim, kırk yıldır çektiğim fotağraflarım yansaydı… Şinasi Başaran'ı çok iyi anlıyoruz, geçmiş olsun diyoruz… VE GELİYORUZ türlü sorunlar arasında bir nostaljik anıya. Geçtiğimiz gün rahmetlik Ahmet Mithat Berberoğlu ölümünün 6. yılı dolayısıyla anıldı. Çok iyi konuştuğumuz için çok iyi tanıdığımız "büyüğümüzdü." Mağusa'nın rahmetlik Ayhan Çiftçoğlu'su neyse Lefkoşa'nın Berberoğlu'su da oydu. Her ikisi de fıtretten muhalifti. Her ikisi de cin gibi zeki insanlardı. Çok okuyup çok konuşanlardı. Siyasi soruna alabildiğina abartılı ilgileri vardı. Berberoğlu'nu Lefkoşa'da bulunduğum dönemlerde sık sık ziyaret ederdim. Ne kadar işi olsa bana zaman ayırır, türlü çeşitli sorunları didiklerdik. Daha önce yazdım mıydı bilmiyorum. CTP'nin Mağusa'daki örgütünü kurduğu gün şimdilerde İş Bankası'nın bulunduğu eski Türk Gücü binasında birlikteydik. Türk Gücü'nün hanayı alabildiğine kalabalıktı. Namık Kemal Meydanı’nda toplanan halka konuşma yapma sırası geldiğinde beni de kolumdan tutup o balkona taşımıştı. Ve konuşmasını beni yanına alarak yapmıştı. Oysa ben ne partiliydim ne de öyle bir imada bulunmuştum. Sadece müzmin hastalığım olmalı, her kim ki iktidar erkini elinde tutmaktadır, ona muhaliftim! Tabii yeri geldi yazayım. Bu "adamlar" hep bir davanın savunucuları oldulardı. "Reçeteleri farklı da olsa Kıbrıs Türk halkının özgür ve egemen bir halk kimliğine kavuşması davası." Bugün iktidarda olanlar ve de siyasi partilerle STÖ'lerin başlarında bulunanlar farklılar mı? Evet! Dava şaştı, tarihi süresince birlikte ve birleşik yaşamamış Türk-Rum halklarının "birlikte ve birleşik yaşaması gerektiği efkârı bastı!" Bunu Rum'a güvenmediğimiz için hiç anlamadık. Anlamadığımız için de 1974'te oluşan iki bölgenin iki devlet oluşumuna açtığı siyasi fırsatın esas dava olmasını savunduk. Eğer "statükocuysak" bu nedenledir. Diyelim ve rahmetlik Berberoğlu'nu bir kez daha rahmetle analım… LOKMACI'YA DEVAM Maraş Rum'a iade edilip açılsaydı bu kadar ilgi odağı olacak mıydı bilmiyoruz. Kırk yılın siyaset duayeni Sn. Denktaş bile dayanamadı ve "neden Lokmacı Kapısı'nın açılması bu kadar önemseniyor anlamadım" dedi. Belli ki "anlayanların" anlattıklarını ya okumadı ya işitmedi. Ki biz de gazetelerin sayfalar dolusu "Lokmacı" hikâyelerini okurken cehaletimiz karşısında utanıyoruz. Buna karşılık "yazıyoruz" çünkü şu günlerin reytingi yüksek en geçerli sermayelerinden! Ki dün ciddi ciddi ekonomik yönünü anlattıydık. Bugün şunu söyleyeceğiz. Türklerle Rumlar bu adada karma denilen köylerde de yaşadılardı, aynı kentlerin ayrı mahallelerinde de. Kaç yıl? Tutun ki 1571'den 1974'lere kadar tam dört yüz yıl! Eğer dört yüz yıl birlikte yaşamayı beceremeyip, düşmanlıktan öte ilişkiler ötesine gidemeyip, savaşıp birbirlerini öldürmekten başka ilişki kuramayıp, gün gele kendi can ve mal güvenlikleri için iki ayrı bölgeye taşınıp aralarına sınır da koymuşlar ve o sınırı ancak "kapılarla" iki devlet esasında iki halk ilişkisi haline getirerek rahat, huzur ve barışa ermişlerse; bırakın hep öyle kalsınlar. Çözüm ve barış bu adada dört yıllık ispatı ile bunu emreder.
|