|
Özellikle son dönemde dillendirilen bir reformdan söz edilmekte KKTC'de... Gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin gündemini meşgul eden söz konusu konunun ele alınış tarzları, konu incelendiği zaman görülecektir ki ne sağ felsefeyle ne de sol felsefeyle alakalı... Sadece ve sadece yasalarla ilgili... Yani, bir başka değişle yasayı yapanların keyfi tutumlarıyla... Hatta keyfi tutumların yasalaşmasıyla da denebilir buna... John Ruskin, "Düşündüklerimiz ve inandıklarımız önemli değildir. Asıl önemli olanlar yaptıklarımızdır." der. Günümüzde yoğun rekabet ortamı ve sürekli gelişen teknoloji dolayısıyla esnek, dinamik ve katılımcı bir yönetim anlayışı örgütlerde ve/veya kurumlarda yaygınlaşmaktadır. Karar merkezlerinin her kademeye yayıldığı, örgütte ve/veya kurumda hızlı ve güvenli bir haberleşmenin olduğu, çalışanların gerekli bilgi ve beceri yanında işi gerçekleştirme arzusuna da sahip olduğu bir örgütsel yapının tesis edilmesi gerekmektedir. Bu örgütsel yapıda üst kademeden başlayarak her kademe astlarına karar alma, planlama ve yürütme yetkilerini devrederek örgüt ve/veya kurumun etkinlik verimliliğine katkıda bulunmaya çalışır. Sadece yetki devri yeterli olmamakta; aynı zamanda yetki devredilen astın/çalışanın güçlendirilmesi büyük önem kazanmaktadır. Buradan hareketle ülkemizin kamu yönetiminde yaşanan bozulmaların detaylarına ilişkin ipuçlarını sadece bir-iki örnekte bile görmek mümkün. Kamu düzeninde bozulmanın ilk tohumları 7/1979 sayılı "Kamu Görevliler Yasası"na 1982 yılında yapılan değişiklikle atıldı. Yani, bu yasayla yönetimin temel taşları olan, sorgulama, değerlendirme, ödüllendirme ve cezalandırma kısmının çalışan ile birebir ilişkisi içerinde olan amiree değil de, kurumun en üst düzeydeki amiri olan bakana verilmesiyle başlandığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü yasanın hazırlandığı dönemde "tefsir" kısmındaki tanımında Daireler "kurum" olarak izah edilmişken ve böylesi de daha doğruyken, 1982 yılında (hakikaten acemice) yapılan bir değişiklikle "Bakanlık"ların "Kurum" olarak değiştirilmesi sonucunda en üst amir "Bakan" oluvermiş. Yani anlayacağınız, yasanın 100. maddesine göre kamu görevlisine, örneğin görevinde daha özenli olması gerektiği için amiri tarafında bir uyarı cezası (ya da kınama) verilmek istenirse, yine aynı yasanın 98 A maddesi gereğince, uyarma ve kınama cezasını gerektiren disiplin işlem ve uygulamalarında isnat olunan eylem ve davranışlar ilgili kamu görevlisine bağlı bulunduğu "kurumun en üst düzeydeki amiri tarafından açıkça ve yazılı olarak derhal bildirilir ve yazılı savunması istenir..." hükmüyle en üst "bakan" amir konumuna getirilmiş. Peki hiçbir siyasi mevki konumunda bulunan kişinin hem de seçmeni/seçmenleri olan bir kamu görevlisi/görevlilerine "uyarma ve/veya kınama" cezası verebilirliği (verilebilirliği) mümkün gözükebilir mi ? Herhalde bundan daha fazla bir "kara mizah" anlayışı olamaz sanırım. Bir diğer örneğimiz de, (bir kamu görevlisinin art niyetli olarak davrandığını varsayarsak), bir kamu görevlisinin iki yılını doldurduktan sonra ayda 3.5 gün izin kazandığı herkesce malumunuz. Yılda 42 gün de hastalık izin hakları olduğu dillere destan bir durum. 49/1984 sayılı "Resmi Tatil ve Anma Günleri Yasası"na göre de 17 günlük tatil haklarını da eklersek taplo daha da netleşecektir. Örneğin 2008 yılı için söz konusu 17 günün 11 gününün çalışma günlerine denk geldiği görülecektir dikkatle takip edenler için. Şimdi izinlerini Pazartesi-Cuma olarak kullanan bir kamu görevlisi 42 iş günü izin kullanırsa, diğer 42 gün içinde hasta raporu getirirse, toplam 82 iş gününe ilaveten 11 gün de tatillerden gelmek suretiyle eklersek 93 güne ulaşmış olduğu görülecektir. Ayrıca bayan kamu görevlileri için 15, erkek kamu görevlileri için de 10 gün mazeret izinlerinin (çocuğun hastalanması ve diğerleri için) olduğunu hatırlattıktan sonra gün sayısının 103 güne ulaştığı görülecektir. Buna ilaveten, yıl 52 hafta olmasından dolayı Cumartesi ve Pazar günlerinin de eklenmesiyle çalışılmadan (ya da doğru bir ifadeyle çalışmadan) kazanılan gün sayısının 104 güne ulaştığı görülecektir. Yani, ikisini topladığımızda toplam 207 gün gibi rakama ulaşılmaktadır. Zaten yıl 365 günden oluşmakta, varın gerisini siz düşünün gayrı! 1974'ten bu yana hakkaten de keyfi tutumlarla, devamlılığı olmayan bir anlaşıyla tarzıyla, elbetteki siyasetle etkileşimli olarak yapılmış yasaların kamu düzeninin bozulmasına katkısı büyük. Bir Arap atasözü "İnsanlar başarılardan az, başarısızlıklardan çok şey öğrenirler." der. Belki bizler, başarı gibi gözükenlerden değil de başarısızlıklarımızadan ders çıkartılması gerektiğini öğrenebiliriz. Saygılarımla...
|