Üç gazeteci arkadaş, ikibin yedi yılının Mart ayının başlarında,
o günlerde Arasta da faaliyet gösteren “Türkü Bar” adlı mekanda
buluşmuştuk.
Mustafa Doğrusöz, Başaran Düzgün ve ben.
Yıllardır dörtlü olarak tasarladığımız buluşmayı nihayet üçlü gerçekleştirmiştik.
Hava oldukça soğuktu ama o gece yaşadığımız güzel ve sıcak bir geceydi.
Taa başından beri, önceden veya sonradan, dünya görüşleri farklı olsada,
uygar ve yüreğinde insan sevgisi var olan yapıların bir noktada birleştiklerine
inananlardanım. Örneğin rahmetli Naci ile farklı dünya görüşlerimiz yanında,
hem aile bağı olan, hem de sıkı arkadaşlığı bulunan biriydim.
Bununlada hep mutlu oldum, gurur duydum.
Ne ise başa dönecek olursak üç arkadaş “Türkü Bar”da buluşmamızın ardından
yaklaşık bir ay sonra bir gazetenin “sorumluluk” görevini aldım.
Gazetede, tabir yerinde ise başına buyruk bir yazım takımı vardı. İnternete giren
çeşitli yazarlardan esinlenerek aklına geleni, dava konusudur-değildir aldırmaz
havalarda, gözü kara kılıç sallıyordu !.
Temsil ettiği yapıya zarar veren, adeta bindiği dalı kesen bir ortam yaratılmıştı.
Bunu gözler önüne serdikten sonra, gazetenin sahipliğini temsil edenlerden
gelen istek üzerine bir iki ay içinde bazı düzenlemeler yaptım.
Düzenlemelerden memnun olmayanlardan biri (attığı posta hala yanımda)
beni, iki ay önce Doğrusöz’le ve Başaran’la yediğim yemekle suçluyor ve “sen git
sayfalarında solculara yer ver” diyordu.
Dostlukların her olgunun üzerinde olması gerektiğini bilememek bence bir
rahatsızlıktır, ciddi bir hastalıktır ! Sadece o vatandaş değil, böyle düşünen kim
olursa olsun aşağılık duygusundan kaynaklanan ve çaresiz bir dert olan bu rahatsızlığı çekiyordu !.
Hele olağan dostluklar yanında “öl” dese ölünecek dostlukların da varlığından bi-haber.
*********************
Başaran Düzgün’ü, “Bir tarihin tanığından – Platus’un gölgesinde “adını
verdiği eser den dolayı yürekten kutluyorum.
2001-2004 yılları arasında Kıbrıs konusunda yapılan temasları,
çözüme dönük gerçekleştirilen görüşmeleri yansıtması açısından bir kereliğine
okunup bir köşeye konulacak bir kitap olmaktan çok, sürekli el altında
tutulması gereken bir eser yarattı..
Başaran, belki bu gün için “yakın tarih” olarak nitelendirilebilinecek ama yıllar sonra
gelecek kuşaklara ibretle öğretiler getirecek olayları, tarafsız bir dille ve bir tarih dersi verircesine mal etti.
O dönemlerde Cumhurbaşkanı Denktaşın kalp ameliyatı ile ilgili söylemlere, komplo teorilerine, Akel’in ve Hristofyasın ne kadar güvenilir olduğuna, referandumda sol gösterip sağ vurmalarına, Padopulosun yalanlarına ve nihayet o günlerde Avrupa Birliğinin genişlemeden sorumlu
komiseri Günter Verheugen’in ( Ergün Olgun’un ifadesiyle Nazi Çavuşunun) Rumlar ve Yunanlılar tarafından nasıl aldatıldığını itirafına ve timsah göz yaşı dökmesine tanıklık eden bir eser meydana getirdi.
Başaranı tekrar kutluyorum, böylesi kalıcı yapıtlara o denli ihtiyacımız var ki.