|
Siyasi tarih profesörleri siyasi tarih anlatımında, "politikacının görevinin bittiği yerde askerlerin görevi başlar" derler. Yani çatışma veya savaşın kaynağı politikacıların anlaşmazlığına dayanmaktadır. Bunun nedeni ve sonucu, iç ve dış konularda aynıdır. İç karışıklık, "demokratik yapı" ve uluslararası ilişkilerin gelişmesinden ötürü giderek azalmıştır. Ancak bu kural dış iliş-kilerde etkinliğini koruyor. Bunu Tanganika, Afganistan veya Srilanka için söylemedim. Elbette konumuz Kıbrıs'tır. Plânlı Rum saldırılarının eseri olan sınırlarımızı, "teslimiyetçi politikanın" ürünü olarak "barış ve çözüm" adına orasından, burasından delip geçerken, aracı ve tefecilerin davul zurna çalmaları, gidişi görmemize engel değildir. Ya da kendilerini barışçı, bizleri savaşçı kabul edip lâf çakıştırmaları da öyle... Çünkü biz biliyoruz ki bu gibiler, çıkarları nerede ise onun davulunu çalıp türküsünü söylemektedirler. Dün sınır kapanırken alkışlıyorlardı, bugün kapı açılırken alkışlıyorlar. Dün milliyetçi yazılar ve nutuklarla etrafa gülücükler dağıtıyorlardı; bugün Rum liderinin ayağına kadar koşanlar arasında gerinmektedirler. Ya da perde gerisinde bu girişimi desteklemektedirler. Temel olay bu da değildir. Ben gidişe bakarak, KKTC'deki muhalefet partilerini göreve davet ediyorum. Bıkkınlık veren anlamsız sendika gösterilerine giderek destek vermekle harcanan zamanınızı, Kıbrıs konusunda hangi noktaya gelindiğini saptayıp, hesabını yapmak ve tavır koymakla değerlendirmenizi dilerim. Kıbrıs ulusal davamız, kapalı kapılar ardında arkadan hançerlenmektedir. Bunu artık görünüz ve içte birbirinizle didişmekten, 'sen başkan, ben başkan' kavgasından uzak durarak, adam gibi politika yapınız. Ulusal dava, ulusal güçlerin topluca ayağa kalkmasını gerektirmektedir. Bunu niçin söyledim? Gelişen olayları sayıp dökeceğim: 1. Ambargolar kaldırılmadıkça Papadopulos'la görüşmeyeceğini açıklayanlar, bugün KKTC'ye adım atmayan ve yaptığı açıklamalarla Türk tezine en küçük bir saygı duymayan eski patron AKEL'in lideri Hristofyas'ı rahatlatacak politikalar açıklamaktadırlar. Nerede ise Hristofyas, tüm adanın "Başkanı" oldu (?)... Ambargoların kaldırılması bile ondan istenmektedir. Teslimiyetçilik doruğa çıkarılmıştır. Rahatsızlık vermemek için mi? Rum mahkemelerinde hak aradıkları hâlde dışlananlar, bu kez Hristofyas'ın ayağına yani makamına giderek, ziyaretler yapmakta ona biat etmektedirler. 2. Gambari mutabakatı resmen açıklanmadan 21 Mart'ta yapılan Talat-Hristofyas görüşmesi sonucunda uygulamaya konmuştur. Komiteler bunun sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu komiteler Atina'da alınan kararlara uygun olarak oluşturulmaktadır. Yani 1963'ten bu yana olduğu gibi "Kıbrıs Cumhuriyeti", Rum-Yunan işgâlindedir. KKTC kanadında iktidarda olanlar da bunu sorun olarak görmemektedirler. Hristofyas, "Devlet Başkanı", Talat "lider" markasını korumaktadır. 3. KKTC'de oluşturulan komitelerde "karşı görüş" yoktur. CTP militanları ve teslimiyetçi politikanın temsilcileri oradadırlar ve de Kıbrıs Türkü'nün ve anavatan Türkiye'nin üzerine titrediği "Kıbrıs davasını", tek yanlı olarak bunlar ellemektedirler. Bunlarla dirsek temasında olanlar da, kalkıp Hristofyas'ı yani seçmediğimiz ve kabul etmediğimiz Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti Başkanı'nı makamında ziyaret etmektedirler. Orada çok hassas konular konuşulmaktadır. (Hristofyas Türkiye'yi AB'ye şikâyet ettiklerini, Barroso aracılığıyla bu mesajın TC Dışişleri Bakanlığı'na aktarıldığını apaçık söylemektedir.) 4. Komitelerde "Garanti ve İttifak Antlaşması" da ele alınacak gibi hazırlık yapılmaktadır. Bu, Yunan tezine uygundur. Atina toplantısında zaten bu karar alınmış ve Hristofyas'ın ziyaretinden sonra Dışişleri Bakanı Bakoyanni tarafından açıklanmıştı. Artık AB üyeliğinden ötürü Garanti Antlaşması'na gerek kalmadığı vurgulanmıştır. Yunanlı'ya göre, AB garantisi yeterlidir. Şimdi komitelere bu yansıtılacaktır. Oysa bu Garanti ve İttifak Antlaşması 1959'da beşli konferansta ele alınmıştır. Buna Türkiye-Yunanistan-İngiltere, Türk ve Rum halkları dahildiler. Şimdilerde konu bir çeşit alt komiteye indirgenmeye çalışılmaktadır. Buna Talat ve ekibi yetkili midir? Bana göre hayır. Bunun ötesinde içte yapılmakta olanlar da dikkate alınacak konulardır. 1. Halk Partisi Başkanı Raşit Pertev'i isyan edecek noktaya taşıyacak kadar ileri giden CTP, ilkokullarda beyin yıkmak için partililerle seminer düzenlemektedir. Pertev, "bari CTP rozeti de dağıtınız" diyecek noktaya geldi. 2. Avrupa Konseyi, her iki toplumdan 40 yaş altı kişileri "eğitmek" için, "Siyasi Akademi" oluşturuyor. Katılacakları Özdil Nami seçiyor. Bunun ne anlama geldiğini düşünmek gerekmiyor mu? Artık Kıbrıs Türkü'nün davasına sahip çıkanları dışlayan bir ülkede yaşar duruma itilmekteyiz. Dış güçler bunun kurallarını koymakta, oyunu da kendi oyuncularına oynatmaktadırlar. Ne demişlerdi? "Kıbrıs AB için gereklidir"... Yani benim ülkemi AB yoluyla Rum egemenliğinde onlar işgâl edeceklerdir. Bunu açıkça söylüyorlar. Yapılmakta olan tahribatı alt alta koyarak uzatmak olası. Ne var ki bu kadarıyla tabloyu tamamlamak istiyorum. Gidiş "Teslimiyetci politikanın" gözler önünde uygulanmakta olduğunu göstermektedir. Türkiye, kendi iç çalkantıları ile meşgûldur. Dış güçler, onun başına Kürt sorununu dolamıştır. İçte türbana destek, lâikliğe köstek çıkarak çatışmayı büyütmektedirler. Ancak iş Kıbrıs sorununa gelince AKP bunu da kendi çıkarına kullanmaktadır. "Ben KKTC'ye yetki tanıdım, bıraktım geleceklerini kendileri tayin etsinler dedim. Onlar Rum'la bu anlaşma yolunu seçtiler" deyip, günün sonunda işin içinden Kıbrıs Türkü'nü toptan suçlayarak çıkmak isteyecektir. Annan Plânı'nı anımsayarak, daha önce yapılan melânetliği, sonra da yapılan suçlamayı unutmasınlar. Günün sonun da Kıbrıs elden gidecek, Kıbrıs Türkü Rum'a yama yapılacaktır. Bu tutum ve gidiş bunu göstermektedir. Dış güçlerle kolkola girenler, her gün yeni bir girişim sergilemektedirler. Dışa yapılan pahalı ziyaretler ve öteki oyunlar elbette günün sonunda yine ortaya dökülecektir. Sonuç: Ulusal Birlik Partisi, Demokrat Parti ve hatta Halk Partisi, kendi içlerinde çok ciddi yapılanmaya gitmeli, olayları yakından izleyip, hergün açıklama yaparak, tavır koymak durumundadırlar. Bir araya gelemiyorlarsa, davaya sahip çıksınlar. Çünkü ulusal Kıbrıs davası uçurumun kenarındadır. Olaylar "barış ve çözüm "masalına bürütülerek gizli saklı götürülmektedir. Bu yolun sonunda Rum'a yama olmak görünmektedir... Uyanınız.
|