|
21 Mart sonrası süreç için, odaklanmamız gereken ana başlıklar olmalı. Bunların en önemlisi "güvenlik" konusudur. Bugün, kendimizi güven altında hissediyorsak, bu güven ortamına, yıllarca güvensiz ortamlarda vermiş olduğumuz mücadele sonunda kavuştuğumuzu asla unutmamalıyız. Bu güveni, en başta, adadaki Türk askerine ve Güvenlik Kuvvetlerimize borçluyuz. 1974'ten bu yana, kendi bayrağımız altında özgürce yaşamanın gururunu ve şansını gelecek nesillere de yaşatmak zorundayız. Bu süreçte, ne bağımsızlığımızı ne de özgürlüğümüzü bir daha kaybetme lüksümüz olamaz. Bu nedenle, güvenlik konusunda ödün vermeden selamete çıkmamız gerekiyor. Sadece ulusal davayı savunanlar değil, artık memnuniyetle görüyoruz ki, "iktidar partisi CTP"den de, bazı arkadaşlarımız garantörlerin şart olduğunu dile getiriyorlar. Bu sevindirici bir olaydır. Çünkü "güvenlik olayı" en önemli olaydır. Garantör olmadan da güvenlikten bahsedilemez. Ne mutlu ki, bu ülkede yaşayan herkes, KKTC sınırları içerisinde, özgürce ve hür olarak yaşama hakkını sonuna kadar endişe etmeden kullanıyor. Görüşme sürecindeki endişelerimizin başında güvenliğimizin gelmesinin tek nedeni bu. İşte bu hakkımızın, bir gün elimizden alınması endişesini dahi yaşamak istemiyoruz. Herkes, çözüme farklı gözlerle bakabilir. Ama ortak gözlerle de bakmalıyız. Biryerlerde mutlaka buluşuyoruzdur. O ortak endişeleri, önce kendi masalarımızda, kendi aramızda tek tek ayırıp "bahse konu dahi edilmeyecek hassasiyetlerimizi" belirleyip esas görüşme masasında zayıf değil, güçlü bir şekilde Rum'a, "var mısın yok musun?" diyebilelim. Yoksa, bu görüşmelerin sonunun gelmeyeceğini bile bile, bu durumu sırf iç politikaya da yansıtmak için, bir iç politika malzemesi olarak kullanmak doğru olmayacaktır. Görüşmeyelim diyen yok. Gerçekten görüşelim. Bizim geleceğimizin güven altında olması ve bir daha ayni geçmişi yaşamamamız için bütün endişelerimizi ve şartlarımızı o görüşme masasına koymaktan da, görüşmeler bozulur diye asla çekinmeyelim. Bizim şartlarımızı kabul etmeyen, zaten bizim geleceğimizin gelmesini dahi istemeyen taraftır. 21 Martta başalayan bu süreçte, görüşmecimizin elini güçlendirmek için hemen ve acilen "Ulusal Konsey" kurulmalı. Toplumun her kesiminden, kişilerin olacağı bu konseyden tek karar çıkmalı. Bu karar, bizim elimizi güçlendirirken, karşımızdakinin oyunlarını da bozacaktır. Dış konuda olduğu kadar, içte de bu birlikteliğe ihtiyaç vardır. İçteki sıkıntılarlarımız da gözardı etmemeliyiz. Sorunlar kendi-liğinden çözülemez. İç sorunların büyümesi bizi haliyle zayıf kılar. Dış siyaset ne kadar önemliyse, içteki sorunlar da o kadar önemlidir. "Hayatı beklemeye alamazsınız." Hayat akıp giden süreçtir. Sorunlar biriktikçe çözülemez hale gelir. İç ve dış sorunlar birbirinden ayrı bir çerçevede değerlendirilse de her ikisine de aynı ağırlıkta değer verip, çözmek lazım. Sonuçta, burada bir devlet vardır ve var olacaktır. Bu devletin bütün sorunları yine bu devlet çatısı altında yaşayan bizleri ilgilendirmektedir. Sorunların çözümlerini ertelemek, zaman kaybından başka birşey kazandırmaz. Herkesin, çözüme barışa endekslenmesi karşısında, iç sorunlar bir kenara atılır mı? İnanın, bu kez halk öyle sessiz sedasız oturup iktidarın istedigini yapmaya devam etmesini izlemeyecek. Hatta bu halk çözüm için, bu kez vaad edilenlere de inanmayacak. Rum'un ortaya koyacağı parametreleri somut olarak görmek isteyecektir. Kiminle konuşsanız, zaten çözümden umutsuz. Ama umutsuz olmak güzel mi? Biz bu umutsuzluğa seviniyor muyuz? Hayır. Çünkü bu halk 1950'lerden bu yana mutsuz ve umutsuz. Artık, hem mutluluğu, hem de geleceğe baktığımız zaman umutlu ba-kabilmeyi çoktan hak ettik. Mücadeleye neden devam ediyoruz? Geleceğe umutla bakabilmek için. Bu nedenle ilk yapmamız gereken, kurulacak bir "Ulusal Konsey" ile görüşmecinin elini güçlendirmek olmalıdır. Uzaktan beklemek ve sadece olumsuz yorum yapmakla da bu iş olmuyor. İçimizdeki o ihtiyatlı iyimseverliği bir "birlik" içinde, endişelerimiz ve hassasiyetlerimizi tek ses halinde ortaya koyup "güç birliğine" dönüştürelim. Eğer biz, bu birlikteliği sağlayabilirsek, kimsenin bizimle oynama cesareti de olmaz. Bölünmüş halimizle, oynamanın ne kadar kolay olduğunu yaşayarak gördük. Görünen o ki, kimse bu süreci baltalayan taraf olmak istemeyecektir. Ama bu süreçte birşeyler çıkmaz hale gelmeye başlarsa veya bu süreçte, Türkiye de çıkmaza girerse sizce burada bir erken seçim devreye girer mi ? Hem de çok erken bir seçim... Herhalde girer. Geleceğimizin belirleneceği bir süreçte iradenin yeniden belirlenmesi bence de çok yararlı olacaktır. Yeni bir irade ile görüşme masasında olmak bizleri çok daha güçlü kılacaktır. Benim en büyük endişem, Tükiye'nin içinde bulunduğu siyasi karmaşadır. Anavatanın da iç sorunlarını hesaplaşama sürecinden uzaklaşarak bu önemli süreçte bu saflaşma sürecini yaşamamalı. Bu durum, bize de olumsuz yansıyabilir. Çünkü KKTC ile anavatan Türkiye'yi birbirinden ayırmak mümkün değildir. Kısacası, bu süreçte,bizi güçlü kılacak, çok yönlü bir birlik ve beraberliğe ihtiyaç vardır.
|