|
Başlayan görüşmeleri bazan sulandırıp ciddiyetin ötesine şaka diyerek atsak da olay elbette bizim keyfimiz yorumunda değildir, ciddidir. Mesela öteden beri Rum liderliğinin siyasi eşitlikten ne anladığını biliyorduk ama göreve gelen Hristofyas ne diyecek onu bilmiyorduk. (Mesela Klerides için siyasi eşitlik Türk halkının yüzde on sekizlik temsiliyet hakkı ile nüfusa göre olmalıydı. Papadopulos için zaten sözü bile olamazdı!) Oysa siyasi eşitlik deyip geçmemek gerekir hem görüşmelerin mihenk taşına vuracak hem de Türk halkının kadersel yazgısını tayin edecek. Dolayısyla Hristofyas'ınki nedir diye düşünürken çok bekletmedi geçen hafta açıkladı ve ''bugüne kadar BM'ce alınan kararlarda ne ise odur" dedi. Bunların ağırlığını da 1977-79 Doruk Anlaşmaları'nın oluşturduğunu yeniden vurguladı. Ki malumdur o anlaşmalarda federal bir Kıbrıs da vardır, askersizleştirmeyle tek Kıbrıs da… Oysa bizimkiler görüşmelere başlarlarken Hristofyas'ın neleri kırmızı çizgileri olarak öngördüğünü pek de hatırlamak istemiyorlar. Hatta söylediklerini de! Artı bugüne kadar ve hâlâ siyasi eşitlikten ne anladığımızı doğru dürüst açıklamadılar, sadece "Annan Planı" diyorlar. Tabii komiteler çalışmalarını sürdürdükçe tartışmalarının kokusu çıkacak, yine bekleyelim diyoruz. BİTMEYEN BOHÇACILIK Gün geçmiyor ki "kimler ve ne oldukları" belli olmayan kadınlı-erkekli, yaşlı-genç beş altı TC'li kapımızı çalmamış olsun. Kimilerinin omuzlarına atılmış kilim battaniyeler, kimilerinin ellerinde ıvır zıvır eşyalar. "İstemiyoruz" diyorsunuz anlamıyorlar! Kovuyorsunuz gitmiyorlar! Bağırıyorsunuz tınmıyorlar! Zamk gibi yapışıyor, mesela elli Lira dedikleri bir malı almanız için "otuz abi, hadi yirmi olsun abi, vallahi gemi kaçacak param yok abi" diye diye ille de satmak için olmadık numara yapıyorlar! Üstelik çeteleştiler. Mahallelere daldılar mı bir kol sağdan bir kol soldan gidiyor. Kılık kıyafetleri dökülüyor. Acıyor, kızıyorsunuz. Onlar ise bıkıp usanmadan sakız gibi yapışıp sizi sinirden deli edene kadar satmak için dil döküyorlar. Söylemek istediğim şu: Bu işin fıcırığı çıktı. Bir sürü berduş aramıza dalmış, gerçekten satıcı olup olmadıklarını da bilemeyeceğimiz şüpheli görüntüleriyle dolanıp duruyorlar. Desek ki "polis bu insanları toplayıp sorgulamalı" kanunlar ne diyor onu da bilemiyoruz. Bildiğimiz; yazmamız gerektiğiydi ve yazıyoruz. VE OLDU "ANKARA ÇAĞLAYAN"? Bazı "adlar" vardır. Tarihtir, halkla özdeşleşmiştir, nostaljidir, karakterdir. Lefkoşa'nın "Çağlayan" semti bunlardandır. Adını değiştiremezsiniz yüreğiniz sızlar, çünkü bir zamanların herşeyi ile yaşayan Lefkoşa'sıydı. Ankara Belediyesi'nin himmeti söz konusu oldukta bu ta-rihi adın önüne oldu mu olmadı mı bilmiyoruz, "Ankara" koydular! Tabii Melih Gökçek, Çağlayan adının neleri çağrıştırıp yaşattığını bilmeyebilirdi. Dolayısıyla Ankara kelimesini bir vefanın iyi niyet jesti olarak kabul etmiş olabilir. Pekala bir bilen anlatsaydı, aynı Gökçek yine de "hayır, eğer adını Ankara yapmazsanız ben de parasal destekte bulunmam" mı diyecekti? Kaldı ki konunun anavatan-yavruvatan hamasetine sığacak yanı da yok. Sadece tipik bir işgüzarlık! Buna karşılık ölüp gitmiş tarihi Çağlayan semtinin yeniden dirilişi olacak Ankara Belediyesi desteğine elbette ki teşekkürler edilmeli. "Çağlayan" Ankara olsa da!
|