|
Sn. Başbakan Soyer'le sohbet ediyoruz. Onca sorunun arasına oturmuş, talihsizliğin dikalâsı olması gereken kuraklık nedeniyle oldukça tedirgin. Tüm dünyada arpa fiyatlarının arttığından söz ediyor. Fiyatını geçti 'satın almak bile zor' diyor. Hatta TC'den bile... Çünkü orada da darlığı var… Hükümetin en sıkışık dönemini yaşadığı bir gerçek. Bir yanda cari giderler açığı var. Öte yanda kendi ifadesiyle vermedi mabut neylesin Mahmut da olsa, devletin çarklarını çevirmek zorunluğu. Çünkü Başbakan ne zaman zaman gündeme gelen erken seçimi düşünüyor ne de kaptanı olduğu Devlet gemisini terketmeyi. Yola devam derken özellikle vurguluyor: "Benim Ankara'ya sözüm var. Cari giderler bize ait. Bu konuda TC'den tek kuruş bile istemem." Ve kuraklığa karşın önümüzdeki aylarda mesela Mağusa'nın günde on bin ton su sağlayacak denizden arıtma tesisinin devreye gireceğini özellikle vurguluyor, bu konuyu önemsiyor. SİYASİ DURUM VE PUTİN: Sn. Soyer'in Güney'deki seçimlerle ilgili düşünceleri zaten açıklamalarıyla malûm. Umudu görüşmelerin başlaması. Dün de yazmıştık Hristofyas'ın değil, Kasulidis'in kazanacağı düşüncesinde. Arada, Putin'in "kırk yıldır bağımsız olan Kuzey Kıbrıs'ı neden tanımıyorsunuz?" deyişine, "Putin bizi çok iyi tanımaktadır" diyerek bir anısını katıyor. "1989'da Ramadan Cemil İşletmeleri'nin davetlisi olarak Putin KKTC'ye gelir hatta on beş gün aramızda kalır. Bir gün sandalla balık avlıyoruz bir haber, 'gel seni birisi ile tanıştıracağız' diyorlar. O balıkçı giysilerimle gidiyorum. Putin'le tanışıyoruz. Dikkatimi çekiyor, konuşmaları hiç sıradan değil. Sonra Rusya Devlet Başkanı oluyor, televizyonlarda görüyorum şaşırıyorum, çünkü bu, tanıştığım Putin…" Ve Başbakan bir süre önce Schröder'i ziyareti sırasında kendisine bir şişe Sent Hilarion şarabı götürdüğünü söyleyerek Schröder'in 'açın içelim' dediğini, çok beğendiğini söylüyor. Ve ekliyor: "Schröder KKTC'ye davetimi kabul eder. Ancak bir doğum gününe katılmak için Rusya'ya gideceğini söyler ve "Putin'e mesajın var mı?" diye sorar. Fırsatı kaçırmam, '1989'da Kuzey'e geldiydi, o hatırlamaz ama kendisi ile tanışmış konuşmuştuk. Söyle davetlimdir, Şimdi gelsin Kuzey'e ve ne olduğumuzu görsün…" (Bir süre sonra da Putin Kosova ile KKTC'yi örnekliyor.) Belli ki Soyer herkeslerin "battık" dediği yeni moda şikâyette bugünün düne göre büyük gelişme göstermiş KKTC'si ile gurur duyuyor. RUM, EKONOMİK GELİŞMEMİZDEN KORKUYOR. Soruyorum: "Bizim tarafta Rum'u en çok kuşkulandırıp korkutan yanımız nedir?" "Ekonomik durumumuz'' diyor. ''Kuzey'in ekonomik yönden gelişmesini hiç istemiyorlar. Biz başarıp yaptıkça umutları kırılıyor. Elektrik santralımıza, hastanemize, özellikle yapılan yollarımıza ve ötesi imar iskân olaylarına bakıp moralleri bozuluyor. Karşılarında şamişici lokmacı yok, görüp anladıkça canları sıkılıyor!" Zaten sorun ortada. İzolasyonların hedefi Türk halkını ekonomik yönden çökertmek. Ekonomisi çökmüş bir Kuzey'in direnci de kırılır, varoluş mücadelesi de… Oysa şimdilerde KKTC'de olanca sorunlarla sektörel eylem ve şikâyetler izolasyonlara karşın yakalanan ekonomik büyümeyle belirgin bir düzeye gelmiş refah toplumu oluşun yıkımını önlemek. Her ne kadar "daha daha" denilerek doymaz iştahada kantarın topuzu kaçırılıyorsa da insanlar patronu oluşlarının tadında yaladıkları sektörel sahiplikle büyümeyi krizlere yenik düşürmek istemi-yorlar. Bu yönü ile Sn. Soyer'in işi zor oluyor. Çünkü ekonomik beceri ile araçları özel sektör eline geçerken beklenen olmu-yor. Kamburundaki ağırlığı arttıkça devlet küçülüp asli görevi olması gereken "yürütme"nin gücünü, yaratılan yeni gelişime adapte edemiyor. Buna ne reformlar iddiası ne peşpeşine çıkan yasalar cevap veremiyor. En önemlisi devlet cari giderlerin altında ezilerek 'özel'e zıt bir ivme kayması fakat bu kez anlamıyla eş, "küçülüp" çaresizliğe düşüyor… Ve ben hep şunu düşünüyorum: Bize bu dönemde asıl gerekli olan iç barıştır…
|