Şu 'Kemalist zulüm'!
Yusuf Kanlı

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   3 Mart 2008, Pazartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

1919'larda Türkiye... Ülkenin başkenti düşman işgali altında. Devlet başkanı, yani Sultan Vahdettin, aynı zamanda Meclis-i Mebusan, hükümet ve tüm devlet bürokrasisi işgal kuvvetlerinin elinde rehin. Ülkenin askeri dağıtılmış, silah ve cephaneye el konulmuş. Ege bölgesi işgal altında. Aynı şekilde Akdeniz bölgesi, Marmara, Doğu Anadolu… Ülkenin büyük bir bölümü yabancı postalları altında inliyor… Cihan imparatorluğundan, o kocaman Osmanlı'dan geriye Ankara ve çevresinde orta Anadolu'da bir avuç toprak kalmış esaret altına girmeyen…
Etnik milliyetçi çeteler yüzyıllar süren Osmanlı yönetiminden dolayı "intikam alma" kampanyasına girişmişler, yakmadıkları çiftlik, ulaşabilip de mezalim uygulamadıkları köy bırakmamışlar… Hapishanelerden salınan haydutların, yerel kabadayı ve eşkıyaların kurdukları çeteler Türk halkına hayatı iyice yaşanmaz hale getirmişler…
Dahası, rehin sultanın hükümetinin yayınladığı Mustafa Kemal ve arkadaşlarının "görüldükleri yerde" yakalanması fermanları, yine işgal altındaki müftünün Mustafa Kemal için "katli vaciptir" fetvası ve o şartlar altında ve büyük yokluk içerisinde Anadolu'da milli kurtuluş harekatını organize etmeye çalışan bir grup vatansever…
Tüm menfi şartlara, idam fermanına, yokluklara ve dağıtılmış orduya rağmen bu küçük vatansever grup milli müdafaa meşalesini Anadolu'da bir seri kongreler toplayarak, birlik oluşturarak, ortak ülkü geliştirerek yakma gayretinde iken, Anadolu'nun dört bir tarafında vatanseverler daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi'nin nüvesini teşkil edecek Müdafaa-i Hukuk dernekleri kurmaya çalışıyorlardı. Rehin sultan ve hükümeti ise yeni bir Milli Ordu yani "Kuvva-i Milliye" kurma gayreti içerisindeki bu vatanseverleri "çeteci" diye suçluyor "katli vaciptir" fermanları yayınlıyor ve bir anlamda direnişi, milli mücadeleyi engellemeye çalışıyordu.
En büyük düşman: Yobazlar
Ama, mukavemet örgütlenmesinin, yeni istiklal hareketin en büyük düşmanı ne rehin sultan, ne onun zaten herhangi bir şey yapma kudretine haiz olmayan hükümeti ne de işgal kuvvetleri idi. En büyük düşman tarikatlar, tekkeler, zaviyeler ve benzeri şemsiyeler altında örgütlenen imtiyazlı, yoz, çıkarcı ve işbirlikçi yobaz-lar idi.
Yeni milli ordu bir yandan vatan topraklarını işgalden kurtarabilmek ve bağımsızlığı tekrar kazanabilmek için tüm zorluklara ve kıt imkanlara rağmen insan üstü bir uğraş vermekte iken aynı zamanda Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde, İstiklal Savaşı kadrolarını "dinsiz imansız" ilan eden, öldürülmelerin "din gereği" olduğunu öne süren bu yobazların çıkarttığı isyanları bastırmaya, kandırılmış halkın bu yoz şeyhler, şıhlar provakosyonu ile yaratılan kalkışmalarda kırılmasını engellemeye, kanun ve düzeni sağlamaya gayret ediyordu.
Hendek, Yozgat, Konya, Düzce, Zile ve diğer birçok ayaklanma milli mücadeleye büyük engeller oluşturmaktaydı. Bilhassa Yunan ordusunun İzmir'den Anadolu içlerine yürüdüğü 1920 yılında Konya isyanı milli müdafaanın yeni merkezi Ankara'yı düşmenin eşiğine getirmişti.
Milli mücadelenin emsali görülmemiş büyük bir kahramanlık ile verilmesi ve bağımsızlığın tekrar kazanılması sonrasında genç Türkiye Cumhuriyeti'nin tarikatları, tekkeleri, zaviyeleri kapatma ve dini sembollerin ve söylemlerin devlet idaresinin dışında tutulması kararı işte bu yobazların halkın iradesini tekrar esir almasının önüne geçme çabasıdır.
En başa mı dönüyoruz şimdi?
Maalesef Türk devrimi bu çabasında başarılı olamamıştır ve bağımsızlık ve Cumhuriyet ilanı ardından yasaklanmalarına rağmen, ülkede normalleşme sağlandıktan, çoğulcu demokrasiye doğru adımlar atılmaya başlanmasından sonra zaman içerisinde tarikatlar tekrar ortaya çıkıverdiler, güçlenip gelişmeye, sağlanan serbest ortamdan azami yararlanmaya çalıştılar.
Her ne kadar takiye bu tarikatların ana desturu olmuş ve alenen söylemeseler de 1950'li yıllardan başlayarak on yıllardır bu şer odaklarınca bir "Kemalist zulüm" edebiyatı ile "Kemalist zulüm bitecek, İslam kaim olacaktır" ve benzeri söylemlerle halkın beyni yıkanmakta, düşmanlık tohumları ekilmektedir.
Sonuçta bu çok nefret edilen, hep şikayet edilen "Kemalist zulüm" yenilgi üstüne yenilgi almış ve politik İslam ülkede egemen siyasi güç haline gelmiştir. Ne kadar acıdır ki bugünkü Bakanlar Kurulu'nun çoğunluk üyesi bir tarikata mensuptur.
Türkiye Cumhuriyeti hızla başlangıç noktasına, Atatürk'ün reformlarını hayata geçirmeye başladığı o noktaya dönmektedir.
Yani, mevcut tartışma masum bir başörtüsü meselesi değildir… Ondan çok daha tehlikeli ve ciddi bir durumla karşı karşıyayız.

   1022 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

  Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazıları Yazarın tüm yazılarını görüntüle  
  21 Nisan 2008, Pazartesi   301 reformu… Gerçekten mi?
  14 Nisan 2008, Pazartesi   Kayıp Türkler veya kayıp Avrupalılar
  07 Nisan 2008, Pazartesi   AKP'yi veya Türkiye'yi kurtarma operasyonu
  31 Mart 2008, Pazartesi   Türkiye için çok önemli bir gün
  24 Mart 2008, Pazartesi   Vizyonumuz var… Ama yeter mi?
  17 Mart 2008, Pazartesi   Olağanüstü günler, acayip işler
  11 Mart 2008, Salı   Lalihanlar zaten hiç yaşamadı ki!
  26 Şubat 2008, Salı   Güney Kıbrıs'ta kime 'hoşgeldin' diyoruz?
  25 Şubat 2008, Pazartesi   Kedi tırmaladı
  19 Şubat 2008, Salı   Kıbrıs'ta umut ışığı