|
Geçtiğimiz günlerde Mısır'ın başkenti Kahire'de İslam Konferansı Örgütü Parlamenterler Birliği'nin toplantısı yapıldı. Sonuç bildirgesinin yazılması aşamasında Mısırlı temsilciler itirazlarını ortalık yere bıraktılar. Bırakın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti söylemini, Annan'ın belgesinde öngörülen "Kıbrıs Türk Devleti"nin yazılmasına bile karşı çıktılar. Bu çıkışlarında şaşılacak bir yan göremiyoruz. Adanın güneyindeki yönetimle uzun yıllara dayanan ilişkilerinin bu karşı çıkışta etken olduğu yadsınamaz. Bu nedenle Mısır Meclis Başkanı Bay Fethi Surur'un karşı çıkışını anlamakta zorlanmıyoruz. Bu çıkışı yapan Bay Surur, Rumların değirmenine, "BM'nin kurucu yasasında belirtilen, bir devletin tanınabilmesine ilişkin kurallar var. Bunlar gerçekleşmediği için 'Kıbrıs Türk Devleti' adı kullanılamaz" söylemi ile taşıyıcılık yaptığının da bilincinde idi. İsrail'le anlaşma imzaladığı için İslam Konferansı Örgütü'nden atılmış olan Mısır, 12 Eylül karabasanı döneminde Türkiye'nin izni ile geri dönmüştü. O dönemde verilen tek taraflı ödünler, günümüzde karşılaştığımız bu açmazların hazırlayıcısı olmaktadır… Benzer yaklaşımı son Vakıflar Yasası'nda da yaşamakta olduğumuzu söylemek istiyoruz. Osmanlı döneminde Balkan coğrafyasında kurulan 12 milyon vakfın senetlerinde insancıl amaçların öne çıkarıldığı biliniyor. 1571 yılında Kıbrıs'ta kurulan vakıfların senetleri de aynı amaçları içeriyordu. Osmanlı'nın son dönemlerinde Anadolu coğrafyasında kurulan vakıf sayısının 20 bin olduğu unutulmamalıdır. Gayri müslimlere ait olan vakıf sayısının 4 bin 550 civarında olduğunun da unutulmaması gerekiyor. Çıkarılan bu yasa ile bu vakıflara da işlerlik kazandırılıyor. Yasaya işlerlik kazandırılması sonrasında Lozan'da elde edilen kazanımlarımız elden çıkarılmış olacaktır. TBMM'de yapılan görüşmeler sırasında bir siyasetçinin, "Vakıflarda - mütekabiliyet - karşılıklılık olmaz. Yunanlılar, Müslüman Türk azınlıklara haklarını vermiyor diye bizim azınlıkların haklarını görmezden gelemeyiz" söylemi bu yargımızın kanıtı olmaktadır… Bu gerçeğe karşın parmağının arkasına saklanma gereği duymayan siyasetçilerin, Türkiye'deki bu tür vakıfların çalışmalarını kolaylaştırmaları anlaşılır gibi değildir. AB üyesi Yunanistan'ın Batı Trakya'da konuya ilişkin olarak terör estirdiğinin de unutulmaması gerekiyor. Uluslararası ilişkilerin sağlıklı olarak yürütülmesinin birincil koşulunun karşılıklılık ilkesine uymak olduğunun unutulmaması gerekiyor. Bu vakıflara sağlanan özgürlük sonrasında Balkan coğrafyasındaki Türk vakıflarına, en azından Batı Trakya'daki Türk vakıflarına da aynı özgürlüğün sağlanması gereklidir. Geldiğimiz bu noktada siyasetçilere bu konuda yaşamsal değerde görev düşmektedir. Biline… Türban konusunun öne çıkarılması, bu konuların unutulması veya unutturulması için mi yapılıyor ne… Türkiye'nin AB üyeliği konusunda, motor olan ülkeler Almanya ve Fransa'nın hükümetleri ile halklarının yaklaşımları biliniyor. Geçtiğimiz günlerde bu ülkelerden Fransa'da ilginç bir gelişme yaşandı. Aralarında Türk - Fransız dostluk grubu üyelerinin de bulunduğu bir grup milletvekilinin, Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkan açıklamaları Le Monde gazetesinde yayınlandı. Bu davranışı ile iktidardaki partinin de milletvekili olan Bay Herve de Charette çok yüzlü olduğunu da kanıtlamış oldu. Yapılan uyarı sonrasında imzasını geri çekmiş olsa bile inandırıcı olmadığını da kanıtlamış oluyor. Türkiye'deki siyasetçilerle gelişmiş ülkelerdeki siyasetçiler arasında belirgin farkların olduğu biliniyor. Başarısız olanlar, zaman yitirmeden görevlerinden ayrılma bilincini taşıyorlar. Sonrasında da akçeli işlerle veya danışmanlık yaparak yaşamlarını sürdürüyorlar. Bunlardan bir tanesi de Almanya Başbakanı eskisi Gerhard Schröder'dir. Bay Schröder yeni kimliği ile geçtiğimiz haftanın sonunda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde idi. Rumların yaygaralarına kulaklarını tıkayıp özel uçağı ile Ercan Havalimanı'na indi. Siyasi kimliği ile söylediklerini yeni kimliği ile de yinelemekten geri durmadı. Bay Schröder, "Avrupa'nın birlikteliğe çok ihtiyacı vardır. Avrupa'nın bölünmüş bir adaya ihtiyacı yoktur" diye konuşmayı yeğliyordu. Kıbrıs'ın ılıman havasının coşkusuna kapıldığı anlaşılan Bay Schröder, Annan'ın belgesine 'hayır' diyen Rumları eleştirmekten özenle kaçınıyordu. Kendi döneminde Rumları AB'ye aldığını da unutmuş havası veriyordu. Bay Schröder, bu ziyaretinin "BM'nin Güney'deki seçimler sonrasında yapacağı yeni girişime ve sürece olumlu katkı yapmasını istiyorum" dileğinde bulunuyordu. Birleşik Kıbrıs türkülerini çığıranlar, Schröder'in bu açıklamaları karşısında bayram yapabilirler. Ne de olsa bir başbakan eskisi özel uçağı ile Ercan Havalimanı'na indi. Sevgi ile kalınız…
|