|
Hristofyas'ın seçilmesi üzerine Rum'dan fazla bayram yapanları bir yana bırakarak, birilerinin ana sorunları çözmeye zaman ayırması gerekmektedir. Bunun başında da ''Orams davası'' gelmektedir. Öteden beri biz Türkler için ''Savaş alanında kazanır, masada kaybeder'' dendiğini unutmamak gerekir. Kıbrıs'ta bunu birkaç kez yaşadık. Şimdi de Orams davasında yaşamaktayız. Çünkü mal-mülk Kıbrıs sorununun temeline oturmuştur. Bu dava konusunda bir inceleme başlattım. Saygın birkaç hukukçumuzla konuştum. Notlar aldım. Ne de olsa Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye), Hukuk Fakültesi ile yan yanadır. Derslerin yarısından çoğu hukuk ama yine de komşuluğun verdiği bir bilinç de dikkate alınmalı derim. Çünkü politik gelişmeyi hukuka bağlamadan bir yerlere tutunamayız. Kıbrıs Rumu, Yunanlı desteğinde ''Büyük ada'' dediği ve ''Anakara Yunanistan'ın uzaklardaki yavrusu'' addettiği Kıbrıs adasını evire çevire sınırlarına katmak için yıllardan beri direnmektedir. Savaşta yetersiz kalmışsa, masada; orada sonuç alamamışsa lobicilikte, ya da uluslararası örgütlerde kazanım peşindedir. Bugün ''mal'' konusunu incelemek istiyorum. 1950-1960 İngiliz döneminde EOKA saldırıları sonunda ilk göçler yaşandı. Burada 10 bin insanımızdan, 25'e yakın yerleşim yerinden söz ediyoruz. 1963 ile 1974 arasında 11 yıl Rum ve Yunan saldırıları ile 103 yerleşim biriminden yaklaşık 35 bin kişi göç etti. 15 Temmuz 1974'te Yunan ve Rum silâhlılarının, adanın Yunanistan'a bağlanması için harekete geçmelerinin sonucunda, önceleri silâh tehdidi altında dağınık göç, sonraları BM gözetiminde Viyana Anlaşması ile plânlı göç yapıldı. Burada da 65 bin Türk, Güney'deki yerleşim yerlerinin tümünü terkederek Kuzey'e geçti. Elbette göç aynı zamanda mal terkidir. Olay sadece Rum'un Güney'e geçişi ile arkada mal bırakması değildir. Kaldı ki ''Kıbrıs Cumhuriyeti'' bir Türk ve Rum ortaklığı idi ve devlete ait malların mülkiyeti ''Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ne'' mal edilemez. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de bu mirastan payını almak durumundadır. Bu da egemen olduğu topraklar demektir. İşte bu noktada ''Orams davasını'' öne çıkaralım. Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti, ne kadar inkâr etse de, Güney'deki Türk ve ortak olan devlet mallarını tepe tepe kullanmıştır. Kimini yasa ile kimini keyfi olarak ama kullanmıştır. Orada Türk'ün vazgeçilmez gayri menkul hakkı vardır. Binlerce göçmene, önce kira karşılığı, daha sonra Anayasa'dan kaynaklanan yasa ile Güney'deki malına karşılık mal tahsis edilmiş ve uzun zaman içinde yasalar geliştirilerek, Rum'un da benzer uygulamaları gibi tapu verilmiştir. Zaman durmadığı, hayat sürdüğü için gereksinimlere bakarak, bu malların üzerine konut, işyeri, okul, hastahane, genel kamu binaları inşa edilmiştir. Güney Kıbrıs'ta yapılan inşaatlar nasıl üçüncü uyruklu kişilere yerleşim veya turizm veya başka amaçlı olarak satılmışsa, KKTC'de de aynısı yapılmıştır. Türk, İngiliz, Alman, Rus ve diğer uyruklu kişiler bu malları satın almışlardır. Binlercesi de buralarda oturmakta, bazıları da mevsimlik olarak kullanmaktadırlar. Dünyanın yapısından yararlanan Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti 45 yıldan bu yana işgâl altında tuttuğu ''Kıbrıs Cumhuriyeti'nin'' 1960 statüsünün resmen tanınmış olmasından yaralanarak, bu mirası Türklerin aleyhine kullanmıştır. Uluslararası alanda, Rum'un ve Yunanlı'nın malı olduğu, Türk'ün işgalci olduğu masalı anlatılmış, savunulmuş, Bizans oyunları ile uluslararası bazı yargı organları da etkilenmiştir. Örnek olayımızda ''Orams ailesi'' (bir İngiliz aile), arazi satın alıp konut inşa etti. İşbirlikçilerin yardımı ile Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'nde aile aleyhine dava açıldı. Rum Mahkemesi, ailenin savunmasını almadan, tazminat ödemesine ve inşaatın yıkımına karar verdi. İtiraz da işe yaramadı. Rum mahkemesinin, itiraz için yapılan başvuru karşısında takındığı tavır, hukuk için yüzkarasıdır. Rum milliyetçiliği kokmaktadır. Rumların amacı hasıl oldu ve ''karar'' AB hukukuna yamamak için İngiltere yargısına taşındı. Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti'ndeki tek yanlı mahkeme kararının tanınması ve uygulanması istendi. Bu ailenin İngiltere'deki varlığına el konulmalı idi. Orams ailesi, İngiltere'de savunma hakkını kullandı. KKTC'den giden hukukçular, Avukat Bayan Blair'le birlikte savunma yaptılar. İngiliz yargısı ''Kıbrıs'ta alınan bu karar icra edilemez. Çünkü AB ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasındaki protokol-de ''KKTC'nin Rum'un egemenlik alanında olmadığı ve orada AB hukukunun egemen olmadığı kayıtlıdır'' dendi. Birinci raund kazanılmıştı. Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti buna da itiraz etti. İşte konu burada kilitlendi. KKTC kanadı veya Orams'a yardımcı olsun diye görevlendirilen hukukçular, kararın burada kalmasını sağlamalı idiler. Oysa Rumlar üst mahkemenin karar vermemesini ve ''AB Adalet Divanı'na'' havalesini istediler. Burada belki on maddede de Kıbrıs'ın işgâl altında olduğuna değindiler. Orams yanında yeralan KKTC hukukçuları bunun AB Adalet Divanı'na aktarılmasını kabul etmemeli ve davayı orada İngiltere'de bağlamalı idiler. Çünkü orada gerçek ortaya çıkmıştı. Ne acı ki Lefkoşa ile yapılan görüşmeden sonra ''Ne olacak canım, orada da istediğimiz kararı alırız'' yollu tutarsız davranıldı. Havale için verilen dilekçede de gaflar işlendi. Sonuçta İngiltere'de alınan sonuçla yetinileceğine, şimdi Rum'un istediği gibi AB Adalet Divanı'nın kararına kalındı. Rumlar havale edebildikleri için bayram etmektedirler. Bizimkiler ise başarıyı yenilgiye çevirmeyi başardılar. Orada belki 2 yıl sonra karar çıkacaktır. Ama unutulmasın ki burada tüm AB ülkelerinin birer yargıcı vardır. Ve de bu oluşumu herkes yargıdan çok politik plâtform olarak nitelemektedir. Şu anda inşaat sektörü bu yüzden darbelenmiştir. Yabancılar genelde KKTC'den uzak durmaktadırlar. Yapılan hata pahalıya mal oldu. Ama yarınki tehlike daha büyüktür. Tüm enerjisini ''Aman Rumlarla anlaşalım''a dayayanlar, Annan Plânı'nda olduğu gibi hataya battılar. İnşaat sektörü iflâsın içindedir. Orams davası bu kez ulusal davamızı da dibe çekmektedir. Bu konu konuşulmuyor ama gelinen nokta fecidir. Uyarıyorum.
|