Lefkoşa nostaljisi üzerine
Bülent Dizdarlı

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   2 Nisan 2008, Çarşamba Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Bir yıldan fazladır buralarda yazıyorum. Bazı yazılarıma bazen övgü bazen sövgü aldım, ama hiçbir yazımın üzerine ikinci bir yazı yazma ihtiyacı duymadım. Geçen haftaki yazım yayınlanır yayımlanmaz çok sayıda elektronik posta ve telefon aldım. Telefonların çoğu sitem dolu idi. Nasıl olur da böyle bir yazı yazmış, kültür değerlerimizin göz göre göre değiştirilmesine sessiz kalarak destek vermişim.
Genç üniversiteli arkadaşım Çağatay, bana, "bu yazıyı yazarken kendini sorguladın mı? Ülkeni, toplumunu sevdiğinden emin misin?" diye soruyor. Beni Lefkoşa surlar içerisinin adeta işgal edilmişliğini onaylamakla suçluyor. Ey benim genç arkadaşım. Bu soruları bana değil anana babana yönlendirseydin keşke. Geçen yüzyılın sonlarında yapılmış Osmanlı, Ermeni ya da Rum mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan evlerini restore edip kullanacaklarına, ederinin üstündeki değere satan ya da kiralayan senin annen baban değil mi? Rant uğruna o bölgeleri terk edenler arasında seninkiler yok mu? Herkes benden önce kendini ve yakın çevresini sorgulasa ya…
Aydın bir dostum (ismi mahfuz) telefonda Çağlayan Parkı’nın adının değişmesine tepki koymak gerektiğini, bunun her Kıbrıslı Türk’ün görevi olması lazım geldiğini uzun uzun anlattı bana.  Dinledim sonuna kadar ve bir soru yönelttim: "En son ne zaman  gittin Çağlayan Parkı’na?" Cevap veremedi. Gitmediğin, basmadığın, ilgilenmediğin yer senin değildir, dedim. Daha da kızdı. Belli ki gereği yoktu tartışmanın. Akşam üstü bu kez karısı aradı. Ne konuştuğumuzu çok merak ettiğini belirtti. Bu kez ben nedenini sorduğumda ise, "Çünkü seninle konuştuktan sonra torunları alıp Çağlayan Parkı’na gitti, şaşırdım" dedi.
Bu arada olumlu eleştiriler de vardı. Özdeş amca aradı. Eskiler hatırlayacak bir zamanların en kral fotoğrafçısı idi. "Yıllar öncesine götürdün beni" diye başladı. Benden önceki dönemlerden de bahsetti. Güldük gülüştük.
Hataylılar Derneği Başkanı aradı, "Sağolun. Biri de bizim bu topraklara tırnaklarımızla tutunduğumuzu yazdı" dedi. Biz kimseyi zorla evinden atmadık herşey zamanın ihtiyacına göre oluştu, diye de ekledi
Daha bir sürü benzer mail ve telefon geldi. İlk çok hoşuma gitti. Egom canlandı. Demek ki ben okunan bir yazar olmuştum. Ama sonra içimi bir sıkıntı bastı. O kadar aramadan bir Allahın kulu  Tantin’in Hamamı'ndan bahsetmedi. Yıkılıyor diye yazdım, ama kimse belli ki dikkate almamış. Bir gün alacaklar ama. Biri gelip bastıracak parayı, adını da Kayseri Hamamı yapacak işte o zaman seyreyle gümbürtüyü.
Kısacası demek istediğim şu: Önce geriye dönük kendi hesaplarımızı kapatmadan, özeleştirimizi yapmadan atacağımız adımlar sağlam adımlar olmayacaktır. Gelin kurtaralım kalan öz değerlerimizi, "Tantin’in Hamamını" ve yarım kalmış yarım düzineden fazla eski eserin restorasyonunu tamamlattıralım. Onlar bir yıkılırsa yeniden yapmak mümkün değil. Yoksa Çağlaya’nın adının önüne arkasına ne isim koyarsanız koyun mümkün değil değişmeyecektir...

   540 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

  Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazıları Yazarın tüm yazılarını görüntüle  
  16 Nisan 2008, Çarşamba   Nefret güvercini
  09 Nisan 2008, Çarşamba   "Hatırla sevgilim"
  26 Mart 2008, Çarşamba   Lefkoşa nostaljisi
  19 Mart 2008, Çarşamba   Fırtınada uyuyabilir misiniz?
  12 Mart 2008, Çarşamba   Zehra abla ve sağlık kurulu
  05 Mart 2008, Çarşamba   Köşe yazarları gazeteleri mi okutur...
  27 Şubat 2008, Çarşamba   Turizm Bakanı’nın dikkatine: Bufavento Kalesi ve bir anıt
  20 Şubat 2008, Çarşamba   1453
  13 Şubat 2008, Çarşamba   Dizimi kırdım yere. Yüzümü Güney’e döndüm. Özür diliyorum
  06 Şubat 2008, Çarşamba   Bu gün bir sorum var size…