|
Hristofyas, Temsilciler Meclisi Başkanı olduğu dönemde, Kuzey Kıbrıs'a sayısız geçiş yaptı... Doğduğu köy olan Dikmen'i, Karpaz'ı, Girne'yi, Mağusa'yı ziyaret etti... CTP'nin resepsiyonlarına katıldı... BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan'la birlikte Kormacit köyüne giderek 'Kleftigo' yedi... Seçim öncesindeki konuşmalarında, kazanması halinde Talat'la derhal görüşeceğini sık sık tekrarladı... Fakat seçimi kazandıktan sonra, görüşme tarihinin belirlemesi için topu BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Möller'e attı... Anladığım kadarıyla, görüşme öncesinde Sayın Talat'a 'bazı taleplerini' veya 'şartlarını' iletti... Möller ise görüşme tarihinin henüz belirlenmediğini, ancak Mart ayı içinde olacağını söylüyor... Ne istediğini, ya da ne şart koştuğunu elbette bir süre sonra öğreneceğiz... Benim üzerinde durmak istediğim, Meclis Başkanı iken, yani resmi bir sıfatı olduğu halde kuzeye 'şartsız' geçiş yapabilen ve gerek CTP yetkilileri ile, gerekse Sayın Talat'la görüşebilen Hristofyas'ın, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, 'sembolik bir görüşme' için, Sayın Möller'i aracı koymasıdır... Neden böyle yapıyor? Cumhurbaşkanlığı makamında kilisenin sihirli 'asa'sı mı var? Sırf birlikte fotoğraf çekmek ve 'dostluk mesajı' vermek için birilerinin arabuluculuk yapması mı gerekiyor? "Halkçı liderler", sembolik bir görüşme için buna ihtiyaç duyuyorlarsa, Papadopulos gibi 'sultanlar' neden farklı davransınlar? Bir başka soru şu: Sembolik bir görüşme için bir aylık süreye ihtiyaç duyan ve BM Temsilcisi'ni, iki saray arasında mekik dokumaya teşvik eden Hristofyas, Kıbrıs sorununu 2008 içerisinde nasıl çözecek? Aklındaki çözüm, bizim düşlediğimizden farklı mı? Galiba farklı! Bir yandan Sayın Talat'a "karşılıklı mesajlardan ve süreci zorlaştırabilecek ifadelerden kaçınalım" mesajı gönderirken, diğer taraftan, çözüm istediğini açıklayan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'a 'cevap verme' adı altında, süreci zorlaştırabilecek mesajlar veriyor... Bu tavrını oldukça yadırgadım... Hristofyas, yaptığı açıklamada özetle şöyle dedi: "Biz çözüme dünden hazırız, bizde sorun yoktur. Sorun, Türkiye'nin, Kıbrıs'ı işgal etmesidir... İşgali sona erdirsin, sorun biter..." O kadar basit mi? 1960 Cumhuriyeti'nden, 3 yıl gibi kısa bir sürede dışlanan ve çok zor koşullar altında yaşayan, silahlı saldırılarla ölüme terk edilen Kıbrıs Türkleri açısından sorun o kadar basit değildir... Geçmişte yaşananları bir daha tekrarlatmayacak, sağlam garantilerle donatılmış, iki toplumun ortaklığına ve siyasal eşitliğine dayalı 'yeni bir devlet' kurulmadan, Kıbrıs sorunu biter mi hiç? Biter mi?
|