Berlin notları -1-
Ahmet Göksan

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   7 Nisan 2008, Pazartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Meydan Larus ansiklopedisi, 'diaspora' sözcüğünü 'dağılma' olarak tanımlamaktadır. Sürgünden sonra (MÖ. V1. yy) Filistin dışında yerleşmiş Yahudi topluluklarının tümüne verilen bir ad olarak da bu tanımını genişletmektedir. 
Buna karşın bu sözcüğün Ermeniler tarafından terörle birleştirilerek kullanıldığına tanıklık etmekteyiz. Bu nedenden olacak bu sözcüğü sevemediğimizi de vurgulamak istiyoruz.
Bazı arkadaşlarımız, sözcüğün tanımına uygun geldiğini, buna karşın yurt dışında örgütlü olan derneklerle vakıfların bulundukları ülkelerde sürgün olmadıklarını dillendirmektedirler.
Geçtiğimiz 2007 yılının Mart ayında Baku'de ilk toplantısını yapmış olan "Azerbaycan ve Türk Diaspora Teşkilatları" bir ilk'e imza atıyorlardı. Küreselleşme olgusunun öne çıkarıldığı noktada, Türkçe konuşan halkları temsil eden örgütlerin de bir araya gelmeleri bir zorunluluktu. 
Bu noktadan hareket eden temsilciler, "Aynı ulusun iki devleti olan Azerbaycan ve Türk halkları arasında derin tarihi köklere sahip olduğu biliniyor. Ortak ulusal, kültürel ve manevi değerlere, zengin geleneklere ve göreneklere dayanan kardeşliği, yüz yılların ağır sınavlarından başarıyla geçerek, günümüzde yeni bir sosyo - politik duruma gelmiştir.
Dostluk ve karşılıklı işbirliğine dayanmaktadır. Bu ilişkilerin felsefesi, dünyanın en eski ve insanlığa değerli armağanlar veren ortak ve eşsiz etno - kültürel hazineden kaynaklanmaktadır" ilkesi çerçevesinde bir araya geldiler.
Diğer ortak konuların irdelenmesi ve stratejilerin belirlenmesi sırasında Kıbrıs sorunu özelinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin izolasyonlardan çıkarılmasına yönelik Azerbaycan ve Türkiye'nin ortak çabasını desteklemek amacıyla propaganda çalışmalarının yürütülmesi ve yurt dışında örgütlü dernek başkanlarının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne ziyaretler düzenlenmesi planlanmıştır.
Yapılacak böyle bir ziyareti, çizilen stratejinin yaşama geçi-rilmesi açısından önemsediğimizi vurgulamak durumundayız. Neden önemsediğimize gelir isek, bu güne değin adada yaşanan kırımların, basın ve yayın kuruluşlarının verdiği kadar biliniyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Bu ziyaretle önemsediğimiz bir başka husus ise, şu ana dek yönettikleri devletin tanınmasını öne çıkarmak istemeyen siyasetçilerin de dersler alarak çabaya girişmelerini sağlamak olacaktır.
Devletin makamlarına seçilerek gelenlerden de bunu bekleme hakkımızın olduğunu söylemek istiyoruz. Bulundukları makamların hakkını versinler diyoruz.
Azerbaycan ve Türk halkının ortak kültür, tarih ve tek ulusal köklere sahip olduğu yadsınamaz. Hal böyle olunca ortak birliktelik geçmişte yaşananlarla ortak özellikler göstermektedir. Tarihi kaynaklar bu zaman sürecinin 7. yüz yılın sonu ile 8. yüz yılın başlarına denk geldiğini göstermektedir.
Karşılıklı ulusal çıkarlarla ortak ekonomik projelerin kaçınılmazlığının da görüldüğü noktada, tarihte yaşanmış olan kırımların da unutulmaması gerekiyor.
10. ve 11. yüz yıllarda Yakın Doğu'nun bilim ve kültür mer-kezlerinden çıkan yüzlerce bilim insanı, ulusal düşüncenin bölge halklarının gelişmesinde öne çıkmasını sağlamıştır. Bu olay yabancı ülkelere de yerleşen bilim insanlarının örgütlü olarak hareket etmeleri olgusunu da beraberinde getirmiştir.
19. yüz yıl bu nedenle dönüm noktasıdır veya bir aşama sayılabilir. 1813 yılında Gülistan ve 1828 yılında imzalanan Türkmençay anlaşmalarının imzalanması sonrasında Azerbaycan, Çarlık Rusya'sının bir parçası haline dönüştürülüyordu.
Doğal olarak bu bir dayatma idi. Bu dayatmayı kabul etmeyen bilim insanları ülkelerinden göç ettirilmek zorunda bırakıldılar. Göç edemeyenleri bekleyen iki tehlike vardı. Ya kurallara uyacaklardı, ya da kırımdan geçirileceklerdi.
Bu nedenle Türklere uygulanan ilk kırımın Çarlık Rusya'sı tarafından yapıldığının da unutulmaması gerekiyor. Rusya'nın Kafkasya'yı askeri ve politik olarak kendine bağlaması sonrasında, Azerbaycan'ın ise zorunlu olarak kendisine entegrasyonu ile sonuçlandı.
Bunlar bilinmeden günümüzde yürütülmekte olan ve kırıma dönüşen sürek avını anlamak olanaksızdır.
Haftaya konuya ilişkin değerlendirmelerimizi sürdüreceğiz.
Geçtiğimiz hafta Sn. Genel Kurmay Başkanı'nın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ziyareti, bazı siyasetçilerin kulağına kar suyu kaçırmış olabilir. Bu ziyaretin doğru algılanması gerekmektedir. Çünkü gelinen bu nokta yeni bir durumu ortaya çıkarmaktadır.
Sn. Genel Kurmay Başkanı, Türk halkının ordusunun Başkomutanı olarak, halkın söylemlerine ve istemlerine tercüman olmuştur. Bu davranışın görevini yapmaktan kaçınan veya kaçan siyasetçilerin küpelerini kulaklarına takmalarını da zorunlu kılmaktadır. Şimdilik bizden bu kadar…
SEVGİ ile kalınız.

   697 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

  Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazıları Yazarın tüm yazılarını görüntüle  
  21 Nisan 2008, Pazartesi   Sahibinin sesi
  13 Nisan 2008, Pazar   Berlin notları (2)
  09 Mart 2008, Pazar   Güllü rüzgar
  02 Mart 2008, Pazar   Perdenin karagözleri
  17 Şubat 2008, Pazar   Israrın yanlışı
  10 Şubat 2008, Pazar   Maydonoz satanlar
  03 Şubat 2008, Pazar   Ebenin körü
  27 Ocak 2008, Pazar   Bohçanın yamalısı