|
"Erdem, uzaklarda, ta uzaklardadır; ona götüren yol uzundur, diktir, çetindir; kanter içinde kalmadan çıkılmaz o yokuş" der Hesiodos. Yunan didaktik şiirinin babası diye anılan ünlü ozanın, M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yunan ilk çağının Homeros'tan sonraki en büyük epik ozanı olarak kabul edilir. Hesiodos'un ifade ettiği "Erdem" kavramının içerisinde dikkat çeken; Uzaklarda oluşu, Yolun uzun oluşu, Yolun dik oluşu, Ona ulaşmak için çetin bir mücadele içinde olunması, Ve terlemek gerektiği açıkça ifade edilmektedir. Yani, bir başka değişle; öyle tepeden inerek ya da birilerinin iteklemesiyle ne toplum yönetilir ve özünüzü koruyabilirsiniz. Görülmektedir ki memleketimizde son dönemde "toplumsal uzlaşma"nın yerini "toplumsal tepişme" almış gözükmektedir. Hatta bu, yani, toplumsal uzlaşma konusu; tüm toplumsal alanların gündemini sıklıkla işgal eden bir sorun haline gelmiştir. Toplumsal yaşam, toplum üyesi bireye, diğer bireylerle belli eylemlilikleri ve yaşam pratiğini paylaşmayı dayatır. Bu dayatma, birey için geçerli olduğu kadar, toplumsal gruplar, sınıflar ve uluslar için de geçerlidir. Farklı topluluklar ve farklı uluslar da, belli koşullar içerisinde, belli dönemlerde, bir arada yaşam pratiğine girer. Bireyin bireyle, bireyin grupla, grupların gruplarla, belli dönemlerde, sosyal ilişkiler tarafından sınırları çizilmiş belli koşullarda bir arada yaşaması zorunlu olur. Toplumsal yaşam, aynı zamanda, topluluk içerisinde yer alan birey ve gruplarda uzlaşma eğilimi yaratır. Bireylerin toplumsal yaşam gereksinimi uzlaşma eğiliminin maddi zeminini oluşturur. Toplumsal yaşam, birey ve grupların birbiriyle çatışma durumunu yarattığı gibi uzlaşma eğilimini de yaratır. Farklı yaşam tarzları, farklı alışkanlıkları ve dolayısıyla farklı çıkarları söz konusu olan birey ve gruplardan oluşan bir toplumda çatışmanın var olması kaçınılmazdır. Öncelikle; her bireyin toplumsal bir varlık olarak kendini yeniden biçimlendirmek ve yaşamını sürdürmek için gereksinim duyduğu maddi, entellektüel yaşam kaynaklarına ulaşma zorunluluğu, bireyin diğer bireylerle çatışmasının zemini olur. Birey maddi varlığını sürdürmenin yanında, entelektüel varlığını da şu ya da bu biçimde ifade etme eğilimi içerisindedir. Bireyin (ya da toplumsal grubun) kendini ifade etme isteği, diğer bireylerin kendini ifade etme istekleri ile çatışır. İşte bu noktada uzlaşma kavramı ortaya çıkmaktadır. Burada bilinmelidir ki uzlaşma; egemen sınıf iktidarının, öteki sınıf, grup ve birey tarafından kabulüne dayanır ve bu kabul, egemenliğe rıza göstererek "yaşamsal hakkın" elde edilmesini içerir. Toplumsal uzlaşma iki ve/veya daha sınıfların birbirine tahammülüne dayalı olduğu için, erdemli bir durumu değil; kirliliği içeren bir durumu anlatır. Bu durumda uzlaşma; ikiyüzlülüğe, yalana, ihanete, iftira ve baskıya açık bir durum yaratmaktadır. Bu, ülkemizin içinde bulunduğu son dönemdeki durumu net olarak açıklamakta ve hatta geleceğin şekillendirilmesinde gidişatın nasıl bir güzergahta olabileceğini (olunabilineceğini) gösterdiğinden dolayı da düşündürmektedir. Düşündürmektedir zira, yönetenlerin sahip oldukları erdem'in karakterinde; Ne yolun dik oluşu, Ne çetin oluşu, Ne de terlenerek kazanıldığına dair ibareler, ipuçları mevcut gözükmemektedir kanımca... Sizce? Saygılarımla...
|