|
Doğrusu her türlü acayipliğin olağan bir şekilde sergilendiği Türkiye için bile o kadar sıradan bir şey değil... Esasında bu ilk de değil. On yıl önce de o zamanın Yargıtay Baş Savcısı Anayasa Mahkemesine baş vurmuş, iktidardaki siyasi İslam temsilcisi partinin, yani Milli Nizam ile başlayan, Milli Selamet ile devam eden ve o dönem "Refah durağındaki" siyasi hareketin "Cumhuriyetin temel ilkelerinden laikliğe karşı hareketlerin odağı olmak" suçuyla kapatılmasını istemişti. On yılda çok şey değişti… Refah Partisi malum 28 Şubat 1997 sürecinin sonrasında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı, Siyasi İslam hareketi "yenilikçiler" ve "gelenekçiler" olarak, yani "Necmettin Erbakan Hoca'ya biat etmeye devam edenler" ve Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve ne kadar yenilikçi ise, bir türlü anlayamadığımız Bülent Arınç eksenli "yeni oluşumcular." Aslında, haklarını yemeyelim. O günlerde bir yandan yasaklı Erbakan'ın yerine yeni kurulan Fazilet Partisi liderlik yarışında, diğer yandan da Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kuruluş tuğlalarını yerleştirmekle meşgul olan Abdullah Gül defalarca "Biz yenilikçi falan değiliz… Bunu medya uyduruyor…" demişti ama, bizim medya bir kere karar vermişti onları "yenilikçi" olarak pazarlamaya! Bir görüşmemizde ise, o zamanlar Kanal 7 Ankara Temsilcisi olan, şimdiler-de Başbakan Erdoğan'ın hem komşusu hem de basın sözcüsü Akif Beki anlatmıştı: "Rejimle çatışarak iktidar olamayacağımızı, olsak da devam edemeyeceğimizi gördük… Rejimle çatışmadan da istediklerimiz yapabileceğimize ve iktidara sağlam adımlarla yürüyeceğimize inandık…" Nitekim birkaç ay sonra da Fethullah Gülen hoca destekli AKP gemisi yelkenlerini doldurup, "rejimle çatışmadan" Erbakan Hoca'nın bıraktığı yerden, ama "yenilikçi, Avrupa Birliği yanlısı, Amerika Birleşik Devletleri'yle eşi görülmemiş hedef birliği içerisinde" ve tabii ki "yeni-Osmanlıcı" dış politika anlayışıyla iktidar limanındaydı… 22 Temmuz başarısı AKP'nin sigortasını attırdı 2002'de alınan %34 oy, biraz da halkın alternatif görmemesi ve 27 Nisan 2007 elektronik-muhtırası ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde karşıtların ısrarla yaptığı hataların sağladığı "mağdur" edebiyatıyla 22 Temmuz seçimlerinde %46.5'e fırlayınca, AKP'nin de sigortası atıverdi. Yenilikçilik de rafa kalktı, AB taraftarlığı da… ABD desteği yeter de artardı AKP'ye… Artık Türkiye'nin AKP'leşmesi sürecine geçebilirlerdi… İşte türban meselesi, Yüksek Öğretim Kurumu'na Yusuf Ziya Özcan isimli mümtaz ve her denileni eksiksiz yerine getirecek, hatta "yasaları da uygulamam, yetki bende" diyebilecek şahsiyetin getirilmesi, her alanda muhalefet ile "benim dediğim olacak, işte o kadar" külhanbeyi yaklaşımının gelmesi AKP'deki bu "mutlak iktidar" sarhoşluğunun yansımalarından başka birşey değildi. Muhakkak ki Anayasa Mahkemesinin ne karar vereceğini bugünden söyleyebilmek ne mümkün ne de haddimiz. Ancak, Refah davası yedi ay sürmüştü. Demek ki önümüzde aylarca devam edecek gergin bir süreç var. Elbette, demokrasilerde partilerin kurulması, gelişmesi ve kapanması halktan alınan destekle veya desteğin alınamaması ile ilgili konular olması gerekir. Mahkeme kararıyla partilerin kapatılmasını normal görebilmek, demokrasi kavramıyla bağdaştırabilmek kolay değil. Ancak, unutulmaması gereken konu demokrasilerin "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, bırakınız soysunlar" desturlu bir sistem olmadığı da herkesce kabul edilmesi gerekir. Bu oyunun da kuralları var ve oyun kurallarına uymayanlar, ısrarla faul oynayanlar da kırmızı kart görebilirler. Demokrasi, nihayette, sadece oy üzerine inşa edilemez. Demokrasi bir kurumlar, kuruluşlar ve normlar sistemi. İngilizce'de "checks and balances" diye ifade edilen, "kontrol ve dengeler" sistemi göz ardı edilemez. Meclis halk adına milli iradeyi temsil eder, ama yargı gözetiminde bu yetkiyi kullanır. Hiç de öyle "yetki bende, yüzde 75 oy aldım, istediğimi yaparım, odunu bile YÖK başkanı yaparım" diyemez hiçbir siyasi parti. Oyunu kuralına göre oynamaya, ülkenin anayasasına, yasalarına, kurucu felsefesine ve temel direklere her zaman riayet etmek mecburiyetindedir. "Bir defa Anayasa'yı ihlal etsek ne olur sanki" gibi bir anlayış, demokrasilerde olmaz… Laik bir ülkede devlet işlerinde ulemaya yani din bilginlerine söz düşmez… ABD'de yaşasa, ABD hükümetinin hatta derin devletinin desteğine haiz de olsa, hiçbir şeyh, şıh veya her ne ise, yetki ve sorumluğunu anayasa ve yasalardan almayan hiç kimse devlet yönetiminde söz sahibi olamaz. Nihayette acayip ilişkiler yumağı ve demokrasiyle bağdaştırılması acayip şekilde zor bir iddianame ile Türkiye çok olağanüstü bir döneme girmiştir. Kesinlikle Türk ekonomisi, siyasi hayatı ve elbette demokrasisi bu süreçten ciddi şekilde etkilenecektir. AKP yandaşları ve liderliği öfkeden çılgına dönmüşler, deli dana misali önü-ne gelene çatmaktadırlar. Sanki Anayasa ve yasalardan aldığı yetkiyi kullanmamış, keyfince davranmış gibi başsavcıya her türlü hakaret, aşağılama, sal-dırı yapılmaktadır. AKP karşıtları ise "Ben dememiş miydim? İşte gördünüz" gi-bi bencil ve ikiyüzlü bir şekilde ama şimdilik sessizce gelişmeyi kutlamaktalar. Bu kaotik durum bir şans da olabilir Türkiye'nin temel sorununun AKP'ye karşı açılan kapatma davasından çok daha derin, Demokratik Toplum Partisi'nin kapatılması talebinden de büyük, Kürt meselesinden de kapsamlı bir genel demokrasi meselesi olduğunu anlamak zorundayız. Bir anayasa ve ülke yasaları "irticai, bölücü ve sair tehdit var, bu tehditlere duyarlı olmayan veya o tehditleri hayata geçirmeye çalışan parti-ler zararlıdır, kapatılır" gibi hükümler içeriyor ise ve bunun takibi görevini Yargıtay Başsavcısı'na vermişse, başsavcı eğer bu görevi yapmazsa suçludur, yaptığı için değil. AKP'nin dayatması ile yeni bir anayasa bu ülke için korkunç bir hata olur. Ancak, usulüne göre hazırlanacak, katılımcı bir şekilde tartışılacak ve yeni bir toplumsal mutabakatla hayata geçecek, özgürlükçü bir anayasa da bu ülkenin temel ihtiyacı. Bu kaotik durum aynı zamanda bir şans da olabilir. Umalım içerisinden geçmekte olduğumuz olağanüstü dönem ve acayip işler hayırlı bir sonuca ulaşsın. Bu AKP'nin önümüzdeki dönemde nasıl davranacağına doğrudan bağlı olacaktır. Eğer AKP gelişmelerden ders almamakta ve inatlaşmakta, dolayısıyla da Türkiye'yi AKP'lileştirmekte ısrar ederse, korkarım sadece AKP, Erdoğan, Gül ve Arınç değil, hepimiz çok büyük bir fatura ödemekle karşı karşıya kalabiliriz.
|