Türkiye'nin başı ağrıyor!
Yusuf Kanlı

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   4 Şubat 2008, Pazartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Neredeyse 25 yıldır Türkiye türban konusunu, daha doğrusu üniversitelerde ve kamu alanında baş örtüsü yasağını tartışmaktadır.
Yasak var mıdır? Bu konuda herhangi bir yasal düzenleme var mıdır?
Hem yoktur, hem de vardır… Hangi açıdan bakıldığına bağlı…
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası haricinde baş örtüsünün veya türbanın kısıtlandığı herhangi bir yasa mevcut değildir. Anayasa ise türbanı, veya başörtüsünü, doğrudan değil, dolaylı olarak yasaklamaktadır.
Nasıl yani?
Anayasanın değiştirilemez ve değişmesi de teklif edilemez ilk dört maddesi Türkiye Cumhuriyeti'nin rejimini tanımlamakta, başkenti tespit etmekte ve bunları kurucu egemen adına anayasal güvenceye almaktadır. Bazı diğer gerek öğrenim gerekse kamu hizmetlerinin düzenlendiği maddelerde de en baştaki ikinci maddedeki "demokratik, laik, sosyal hukuk devleti" ilkesine atıfla ve başlangıç bölümündeki laiklik tanımıyla da "laik cumhuriyet" karşı devrim olarak algılanabilecek yasal ve gayri-yasal girişimlerden korunmaya çalışılmıştır. Bunların haricinde türbanı yasaklayacak herhangi bir yasa bulunmamaktadır.
Ancak… Anayasa'nın gerek 2. maddesi, gerekse devrim yasalarını koruma altına alan maddeleri ve başlangıç bölümünden hareketle Anayasa Mahkemesi'nin türbanı üniversitelerde serbest bırakmaya yönelik bir kanunu reddetmesi ile 1980'lerin ortasından bu yana fiili olarak mahkeme kararı ile oluşmuş yasak vardır.
Üstelik bu yasak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı ile de uluslararası hukuk içine girmiş, bir anlamda evrenselleşmiştir. Gerek TC Anayasası'nın 2'nci maddesi, gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı dolayısıyla ne TC Anayasası değiştirilerek, ne de - Anayasa'nın 10'uncu maddesi uyarınca, TC hukuku ile uluslar arası hukuk arasında çelişki olursa uluslar arası hukuk öncelik taşır temel prensibi dolayısıyla - Yüksek Öğretim Kanunu'nda değişiklik yapılarak türban serbest bırakılamaz. Bırakılsa da bu gayrı-yasal olur, hem Anayasa'nın 2'nci maddesine, hem uluslararası hukuka tezat oluşturur. Dolayısıyla, her ne kadar önceden Anayasa Mahkemesi'nin ne karar vereceğine öngörmek mümkün olmasa da, yapılacak değişikliklerin yüce mahkeme tarafından "yok sayılması" çok büyük olasılıktır.
Yani, TBMM Anayasa Komisyonu'nun değişiklik tekliflerini onaması, Meclis'in yasalaştırması ve hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün belki de Çankaya Köşkü'ne ulaşmadan, yolda onay vermesi bu sorunu ortadan kaldırmayacak, tartışma yeni boyut kazanarak devam edecektir.
Tabii ki Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu gelişmelere ne diyeceği bazılarınca merak konusu olacaktır, ancak politik bir sorunun politika alanında politikacılarca çözümlenmesi, askerin bu işe karıştırılmaması hem karşı hem de taraf olanların ortak çıkarına, daha da önemlisi Türk demokrasisinin yararına olacaktır.
Türbanı bazı kadınlarımız inançları gereği başlarına takmaktadırlar. Bazıları tarafından başörtüsü olarak nitelenen türbanı değişik tanımlayanlar da mevcuttur.Türban her ne kadar bazıları tarafından bir baş örtüsü olarak ifade ediliyorsa da, bildiğimiz baş örtüsünden çok farklı bir örtü olduğu, siyasi İslam'ın sembolü olduğu aşikardır. Nitekim "sembol olsa ne olur" açıklamasıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir anlamda ikrarda bulunmuştur.
Başörtüsü ise çok daha farklı bir örtünme şeklidir. Bizim doğal bir yaşamımızın, Anadolu kadının bir örtüsüdür. Herhangi bir siyasi sembol veya ifade aracı değildir. Sadece inanç veya yerel koşullar gereği Anadolu kadınının geleneksel olarak kullandığı ve birden çok türü ve bağlanış şekli olan başörtüsü ile türban arasında demek ki temel bir farklılık var.
Demek ki, Türkiye'nin çözmesi gereken sorun basit bir "başörtü yasağı" meselesinden öte bir konu… Açıkca görülmektedir ki türbanı başörtüsü olarak tanımlayanların, tanıtmak isteyenlerin çok ayrı bir gündemleri, amaçları bulunmaktadır.
Gelişmelerden endişe duyan ve Islami basın tarafından "azgın azınlık" veya "kişisel hürriyetlerin genişletilmesine karşı duran anti-demokratik azınlık" olarak tanımlanan ülkenin ilerici, sosyal demokrat, Kemalist ve ulusalcı çevreleri bugün arzulananın Prof. Necmettin Erbakan'ın 1997'de "Rektörler türbanı selamlayacaklar" veciz fetvasının 22 Temmuz seçimlerinde alınan yüzde 46.7 oyun verdiği cesaret ve aymazlıkla hayata geçirilmesi çabasından, yani bir karşı-devrim hareketinden başka birşey olmadığı görüş ve endişesini taşımaktadırlar.
Yaşanılan gelişmeler, AKP milletvekillerinin ve belediye başkanlarının "adım adım ilerleyeceğiz" sözleri dikkate alındığında tamamen haksız olduklarını iddia etmek mümkün mü?
Türban konusunda, acaba ülke olarak bir baskı altında mıyız? Türkiye'nin belli olmayan bir istikamete sürüklenmesini isteyenler mi var? Gerçekçi olmalıyız ve halkımıza bunları izah etmeliyiz.
Kopan bu fırtınanın arkasında yatan nedir? Türkiye halkının %98'i Müslüman olan bir demokratik cumhuriyettir. Halk dini inançlarını Cumhuriyetin ve laiklik ilkesinin ışığında yıllardır yerine getirmektedir. Bundan da çok mutluyuz. Özellikle son yıllarda laiklik ilkesini ihlal eden tavır ve davranışlara şahit olmaktayız. Medya ve görsel basın da neler görmekte ve seyretmekteyiz.
Bugün İran, Malezya ve benzer ülkelerin geçirdikleri rejim değişiklikleri ve bazı diğer ülke-lerde devam eden sıkıntıları, mücadeleri hatırladığımızda tereddütler doğaldır. Bu gelişmeler, değerlendirmeler içinde olanları rahatsız etmektedir.
Atatürk Türkiye'sini "ılımlı bir İslam" ülkesi halinde görmek isteyen ve bunu açıkca ifade eden dış güçler de mevcut olduğuna göre, düne nazaran daha dikkatli olmak, Atatürk'ün "en büyük eserim" dediği demokratik, laik, sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti'ne bugün daha sıkı sarılmamız gerekmiyor mu?
Bu konularda, bölgemizde cereyan eden siyasi ve ekonomik olaylardan ders almalıyız gibi.
Netice olarak, görülüyor ki türban olayı öyle basit bir konu değil. Endişeler çok.
"Çoğunluk bende, ben istedim öyle olacak" yaklaşımı yerine bu konunun ulusal uzlaşı içerisinde çözülmesi, çözülürken laiklik ilkesinin zedelenmesinin önüne geçilmesi, hele hele halkın "azgın azınlık" ve "karşı devrimci" kamplarına bölünmemesi mevcut durumda en önemli ulusal ortak çıkarımız değil mi?
Bir yanda okuma haklarını talep eden başı örtülü kızlarımız, diğer yanda rejim kaygısı içindeki insanlarımız? Kızlarımızın önündeki bu engel muhakkak kaldırılmalı, ancak bu iş "ben dedim olacak" şeklindeki bir "çoğunluk diktası" anlayışıyla olabilir mi?
Türkiye'nin başı ağrıyor dostlar? Var mı ağrı kesicisi olan?

   716 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

  Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazıları Yazarın tüm yazılarını görüntüle  
  21 Nisan 2008, Pazartesi   301 reformu… Gerçekten mi?
  14 Nisan 2008, Pazartesi   Kayıp Türkler veya kayıp Avrupalılar
  07 Nisan 2008, Pazartesi   AKP'yi veya Türkiye'yi kurtarma operasyonu
  31 Mart 2008, Pazartesi   Türkiye için çok önemli bir gün
  24 Mart 2008, Pazartesi   Vizyonumuz var… Ama yeter mi?
  17 Mart 2008, Pazartesi   Olağanüstü günler, acayip işler
  11 Mart 2008, Salı   Lalihanlar zaten hiç yaşamadı ki!
  03 Mart 2008, Pazartesi   Şu 'Kemalist zulüm'!
  26 Şubat 2008, Salı   Güney Kıbrıs'ta kime 'hoşgeldin' diyoruz?
  25 Şubat 2008, Pazartesi   Kedi tırmaladı