Hükümetler bizi neyledi
Emine Sütcü

Yazarın tüm yazılarını görüntüle
   2 Şubat 2008, Cumartesi Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

Hükümetler, ülkelerindeki ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak,  dolayısıyla vatandaşlarını, huzura ve refaha kavuşturmakla yükümlü,  tüm bireylerin uymak zorunda oldukları politika ve kuralları belirleyen, devleti ya da ulusu yöneten kurumlardır.
Eğer bir ülkenin, turizmcisi, esnafı, işadamı, çiftçisi, sanayicisi, eğitimcisi, imalatçısı, inşaatçısı, hukukçusu, sağlık personeli, emekçisi, hayvancısı, kısacası; neredeyse her sektörü kan ağlıyorsa ve herkesin huzuru yerinde değilse, bunun tek sorumlusu hükümettir.
İşte bizim ülkemizde de bu kuruma karşı, halkın güven kaybetmeye başlamasının tek nedeni de hükümet icraatlarında, yanlışlarının doğrularından çok fazla olmasındandır..
Birikmiş sorunlar, ülkede her zaman bir kargaşa yaratır. İnsanlar sorunlarına çare bulmanın yollarını ararken, kızgınlık ve kırgınlıklarının da etkisiyle, sorunlarını yüksek sesle dile getirerek aramaya başlarlar. Yetkililer bu sesleri ne kadar duyar? Ya da ne kadar duymaz?
Gün gelir yaralanan sektör sayısı arttıkça, bu ses, koro halinde yükselmeye başlar. Kulaklarını kapamış olanlar, sesleri, ayrı ayrı duymasa da, koroyu ürkerek duymaya başlarlar. O halde ne yapmalılar? Herhalde bu koroyu bir rüzgara bırakmaya niyetli olamazlar...
Öncelikle koroda yükselen sesleri ayrıştırarak, sorunları tek tek masaya yatırmalı ve haykıran vatandaşa, kulak vererek, saygıyla, anlayışla, akılcı yaklaşımlarla, insana değer veren önceliklerle çare üretmek zorundalar.
Gelin görün ki; bugüne kadar  "binlerce kilometrelik bir yola çıkmak için önce bir adım atmak gerekir" gerçeğinden bile çok uzak davrandılar. Zamanında atılmayan ya da yanlış atılan adımlar sayesinde, sorunların çözüm mesafeleri de uzaklaştırıldı.
Oysa, günü gününe, sorunları rüzgarın akışına bırakmak yerine, onları arkamıza almanın yollarını ortaya koymalıydılar. Bu da niyet etmek ve adım atmakla mümkün olur ancak.
Bu yolda fikri olanları dinlemeli, bilim insanlarımızdan faydalanmalı ve artık ülkeyi, bir derneği yönetir gibi yönetmekten vazgeçip bir devleti yönetme ciddiyetini ortaya koymalıyız. "Oy hesapları uğruna" partizanca değil, vatandaşa tarafsız gözüyle hakkı olana hakkını vererek, adil bir yönetim ve hizmet anlayışına bir an önce kavuşmalıyız.
Toplumun yeniden güvenini kazanmanın yollarından bir tanesi de önemsemeyi öğrenmektir. Vatandaşları kadar, ülkesini ve devletini önemsemek önemli! Bizim  sorunlardan arınmış, güçlü bir KKTC'ne ihtiyacımız var. Boşuna vurgulamıyoruz ; "Ulusal dayanışma" çerçevesinde birlik ve bütünlüğe ihtiyacımız var, "kavga kültürüyle ülke yönetmekten" vazgeçmeliyiz.
Halkın sizi, güvenemedikleri bir düşman gibi değil, seçtikleri dost gibi görüp görmedikleri önemli !
Kıbrıs Türk'ü ne zaman kötü yönetilse, gölgesinin bile kendini terkettigini hissetse de asla yılmaz. Çünkü, Kıbrıs Türkü'nün acıya alışkındır yüreği, o kadar çok kötü yönetilmiştir ki ardı ardına, bir o kadar yalnız bırakılmıştır ve terkedilmiştir çoğu zaman kendi iç dünyasına.. Yüzlerinde beliren çizgilerin çoğu uğradığı haksızlıklardan oluşmuştur. Buna karşın,kimi yandaşlara da sunulmadık nimetler kalmamıştır..
Yığınla yanlış politiklar ve o Akdeniz'in yüzü gülen, üreten insanları, şimdi sadece tüketen insanlar oldu sayelerinde. Nice kepenkler indi, nice yuvalar söndü.
Göz nuru el işleri, dokumaları hepsi, bir bir tarih oldu.
Güzelyurt'un narenciyesi, Karpaz'ın, pamuğu, tütünü, üzümü, nohutu, burçağı gibi yok oldu.
Çünkü hiç birinin ihracatı mümkün olmadı. İç pazarda da yaratılan haksız rekabete dayanamadı..
Sorunlarını, kaderini ve derdini dahi, Kıbrıs Türk'ü kimseye anlatamadı sayelerinde.
Hele de sanayi ?
Haksız rekabet, denetimsiz piyasa, zamlar ve fonlar, yerli üretime arka arkaya vurulan darbelerle,
kimse başını kaldıramadı, değil memleket dışına, fabrikasından dışarı çıkaramadı ürünlerini..
Ülkede bir "mali disiplin" bile sağlanamadı. .Ekonomi bu yüzden rayına oturamadı hatta raydan çıktı. Ya geciken adalet "adalet" mi ? Gün geçmez ne kararlar işitiyoruz. Ölümlü trafik kazalarının, çok geç sonuçlanan davalarında verilen cezalarla "insan hayatına" verilen önemi.
Ya çocuklarımızı emanet ettiğimiz okullarımızın eğitimimizin içler acısı hali..
Ya hastanelerimiz? İşte ambulanstaki doğum olayında da günü kapatmaya yönelik bir suçlu buldular..Bu kez doktor suçlu. Neden ? Çünkü o günlerde hastaneye anastezi uzmanı atayamayan Sağlık Bakanlığının hiç suçu yoktu değil mi?. Suçlu her zaman, ya hasta, ya hasta bakıcı, ya da doktor.
"Köprüden geçemedim, az doldur içemedim" satırları gibi hayatımız.
Kendi içimizde, bir köprü kurma mücadelesiyle yaşıyoruz hem birbirimize, hem dışımızdaki dünyaya.
"Yattığın yer nur olsun Raif, gel gör bizi, hükümetler neyledi ve biz hala ricayla yaşıyoruz."
Bir tarafta, bizi içten yönetenler, diğer taraftan dış dünya, herkes boğazımızı  sıkıyor…
Neden mi?
Kanımızın, damarlarımızda dolaşıp da muhtaç oldugumuz kudrete, istedigimiz her an  kavuşmamamız için kolları sıvayanlar, izolasyonlardan bir türlü vazgeçmiyorlar.
Ama umutlar tükenir gibi olsa da;
Gücümüz azalmıs gibi görünse de;
Yine de yılmayacağız, değil mi ?
Aydınlık ve güzel günler gelinceye kadar.

   559 defa okundu Yorum Yaz        Yazdır        Arkadaşına Gönder

  Yazarın son 10 yazısı Yazarın tüm yazıları Yazarın tüm yazılarını görüntüle  
  17 Nisan 2008, Perşembe   Tren Haziran'da yola çıkar Ağustos'da varacağı ilk istasyonda kim inecek ?
  13 Nisan 2008, Pazar   Bu gök deniz nerede var?
  12 Nisan 2008, Cumartesi   KKTC'yi ne kadar sahipleniyoruz?
  10 Nisan 2008, Perşembe   Dünyada bilim adamları çalışıyor
  06 Nisan 2008, Pazar   Ders verici hikayeler
  05 Nisan 2008, Cumartesi   Kendi gözlerimiz dururken başkalarının gözleriyle bakmamalıyız
  03 Nisan 2008, Perşembe   Aydın Kadınlar Platformu'ndan BM'ye mektup
  30 Mart 2008, Pazar   Lider kimdir?
  29 Mart 2008, Cumartesi   Liderleri tarih yaratır
  27 Mart 2008, Perşembe   Görüşmelerde güçlü olmanın yolu